15 Kasım 2007 Perşembe

şurdan burdan

sahne fotoğrafçılığı atölyesine başladım. ilk toplantıyı 13 kasımda yaptık. dtcf tiyatro bölümü öğrencilerinin provalarına gideceğiz çekim için.
güneş baskı teknikleri atölyesine de başlayacağım. 16 kasımda da onun toplantısı var. çok acayip bir şey olsa gerek.
3 kasımda sergimiz açıldı. fotoğraflarımız az süre sergide kaldı. bu arada 2 tane baskı yaptım, şahane oldular. güya, aylar önce bitmiş olan, 2. kur için de sergi yapacakmışız. pek aklım kesmedi benim bu işe ama, neyse...
dün yaşamın kıyısında'yı izledik. bir kez daha fatih akın'a hayran kaldım.

22 Ekim 2007 Pazartesi

...

usulca inlere sığınmak düşer aklıma kara kışlarda...

14 Ekim 2007 Pazar

hayal

teneke damlı kulübelerde pıtı pıtı yağmuru dinleyerek ılık uykulara dalsam. bahar geldiğinde kuş cıvıltılarıyla uyansam.

12 Ekim 2007 Cuma

renkler

belki Haziranda mavi benekli çocuksun...

bu mavi iyi oldu böyle, hoşuma gitti. benek benek:)

11 Ekim 2007 Perşembe

belki yine gelirim...

...

Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
bir gök gürlese bari diyorum bir sağnak patlasa
bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
oysa ne kadar sakin sokaklar, kent ve bütün yeryüzü
ipince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
sessizce çekip gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün.

Ahmet Telli

4 Ekim 2007 Perşembe

ben...

agresif diyorlar bana. oysa bilmiyorlar ki pamuk gibi bir kalbim olduğunu...

üzerine basılmış solucanlar gördüğümde kalbimin paramparça olduğunu, o solucanların ağlarken ses çıkarıp çıkarmadıklarını merak ettiğimi ve duymak için uğraştığımı, şapkası düşmüş palamutlar için üzüldüğümü...bilmezler.

30 Eylül 2007 Pazar

saçların örülmüş olmalı

Seni birden hatırlarım akşamlar içinde
fevkalade tatlı bir sesin söylediği
şöyle kolay dokunaklı aydınlık ve temiz
gittikçe yakınlaşan bir melodi gibi
kalbim artık ürperen bir mandoline benzer
ne güzel şeydir seni hatırlamak

saçların örülmüş örülmüş olsun
ve beyaz ellerin geceye karşı çıplak
porselen tabakta yıkanmış kayısılar
yere düşmüş bir kitap bir şiir kitabı
içinde hürriyetten bahseden mısralar

insan bir düşünse ne çok şey bulabilir
hatırlamak gülmek ve ağlamak için
arzularımız nereye sürüklüyor bizi
neredeydik hangi rüzgara karıştık
ve şimdi ne tür manzaralar çekiyor
karanlık içinde açılmış gözlerimizi

saçların mutlaka örülmüş olmalı
mektepli bir kıza benzemelisin
aklında kimbilir kimden bir mısra
gözlerin nur gibi parlasın saadetten

Atilla İLHAN


bu şiiri okuyunca aklıma bir arkadaşımın çok hoşuma giden bir ifadesi geldi (önünü, sonunu hatırlamıyorum ama...): "...bir kadının ıslak saçlarını örmek..."

26 Eylül 2007 Çarşamba

uzak

...sür izimi sen uzaklardan
gel kurtar bu tutsaklığımdan...



23 Eylül 2007 Pazar

kitap

zerrin koç-ben sizi çok aradım, kavram yayınlarından, 1994'te yayınlanmış, yeni baskısı yapılmıyor.
1991'de çıkan bir kitabı daha var: sevgin kalmış bende bir ara uğra

kaleden iniş m'olur-2


kale evlerinden küçük bir kesit. bakış açısı biraz farklıca :)

kale'den iniş m'olur


ankara kalesi'nden günbatımı fotoğrafı. renkli pozitif.


20 eylül'de gece çekimine çıktık. film zorladık. sonuçlarını merak ediyorum. afsad'da suların aktığı bir günü denk getirebilirsek eğer yıkayacağız filmleri.

13 Eylül 2007 Perşembe

günbatımı


bu da güvercinlik'ten bir günbatımı.

TOPRAK


işte Toprak! çok eğlenceli bir büdü büdü :)

12 Eylül 2007 Çarşamba

meyzen

dün akşam"meyzen" diye bir yere gittik. milli müdafa caddesi'nde meyhanemsi bir yer. oldukça geniş bir yeri var. yazın daha ziyade terası kullanıyorlarmış. biz de terasta oturduk. zaman ilerledikçe üşüdük biraz. o zaman da şal getirdiler. hizmette sınır yok yani :)
velhasıl-ı kelam tavsiye olunur efendim.

9 Eylül 2007 Pazar

beni bir sardunya büyüttü belki...

Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda
Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi
Büyük bahçelerin küçük içinde
Saksılardan birinde
Gördüm de
Uyurken uyandırılmış gibi
Beni bir sardunya büyüttü belki.

O ben ki
Bir kadında bir çocuk hayaleti mi
Bir çocukta bir kadın hayaleti mi
Yalnızca bir hayalet mi yoksa.

Ne peki
Yere dökülen bir un sessizliği mi
Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi
İşini bitirmiş bir org tamircisinin
Tuşlardan birine dokunacakkenki
Dikkati ve tedirginliği mi.

rakı


bu fotoğrafı çayırhan-kuş cenneti'nde çekmiştim.

6 Eylül 2007 Perşembe

dönüş

en nihayet döndüm ankara'ya. öyle yorgunum ki, ağzımı bıçak açmaz. hiç bu kadar sıkıntılı bir tatil yaşamamıştım. allah beterinden saklasın...

16 Ağustos 2007 Perşembe

orhan veli

öyle bir havada gel ki
vazgeçmek mümkün olmasın.

14 Ağustos 2007 Salı

süpürge


bu benim en sevdiğim fotoğrafım.

11 Ağustos 2007 Cumartesi

imge

"fransız teğmenin kadını"nı aldım bugün. hem de söz verdiğim gibi imge'den...

8 Ağustos 2007 Çarşamba

İSTANBUL AĞRISI

Kanatları parça parça bu ağustos geceleri
Yıldızlar kaynarken
Şangır şungur ayaklarımın dibine dökülen
Sen
Eğer yine İstanbul'san
Yine kan kopuklu cehennem sarmaşıkları büyüteceğim
Pançak pançak şiirler tüküreceğim
Demek yine ben
Limandaki direkler ormanında bütün bandıralar ayaklanıyor
Kapı önlerinde boyunlarını bükmüş tek tek kafiyeler
Yahudi sokaklarını aydınlatan Telaviv şarkıları
Mavi asfaltlara çökmüş
Diz bağlıyor
Eğer sen yine İstanbul'san
Kirli dudaklarını bulut bulut dudaklarıma uzatan
Sirkeci Garı'nda tren çığlıklarıyla bıçaklanıp
İntihar dumanları içindeki Haydarpaşa'dan
Anadolu üstlerine bakıp bakıp
Ağlayan
Sen eğer yine İstanbul'san
Aldanmıyorsam
Yakaları karanfilli ibneler eğer beni aldatmıyorsa
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine senin emrindeyim
Utanmasam
Gözlerimi damla damla kadehime damlatarak
Kendimi yani şu bildiğim Attila İlhan'i
Zehirleyebilirim
Sonbahar karanlıkları tuttu tutacak
Tarlabaşı pansiyonlarında bekarlar buğulanıyor
İmtihan çığlıkları yükseliyor üniversite'den
Tophane İskelesi'nde diesel kamyonları sarhoş
Direksiyonlarının koynuna girmiş bıçkın şöförler
Uykusuz dalgalanıyor
Ulan İstanbul sen misin
Senin ellerin mi bu eller
Ulan bu gemiler senin gemilerin mi
Minarelerini kürdan gibi dişlerinin arasında
Liman liman götüren
Ulan bu mazot tüküren bu dövmeli gemiler senin mi
Akşamlar yassıldıkça neden böyle devleşiyorlar
Neden durmaksızın imdat kıvılcımlari fışkırıyor
Antenlerinden
Neden
Peki İstanbul ya ben
Ya mısralarını dört renkli duvar afişleri gibi boy boy
Gümrük duvarlarına yapıştıran yolcu abbas
Ya benim kahrım
Ya senin ağrın
Ağır kabaralarınla uykularımı ezerek deliksiz yaşattığın
Çaresiz zehirler kusan çılgın bir yılan gibi
Burgu burgu içime boşalttığın
O senin ağrın
O senin
Eğer sen yine İstanbul'san
Yanılmıyorsam
Koltuğumun altında eski bir kitap diye götürmek istediğim
Sicilyalı balıkçılara Marsilyalı dok işçilerine
Satır satır okumak istediğim
Sen Eğer yine İstanbul'san
Eğer senin ağrınsa iğneli beşik gibi her tarafımda hissettiğim
Ulan yine sen kazandın İstanbul
Sen kazandın ben yenildim
Kulaklarımdan kan fışkırıncaya kadar
Yine emrindeyim
Ölsem yalnız kalsam cüzdanım kaybolsa
Parasız kalsam tenhalarda kalsam çarpılsam
Hiçbir gün hiçbir postacı kapımı çalmasa
Yanılmıyorsam
Sen eğer yine İstanbul'san
Senin ıslıklarınsa kulaklarıma saplanan bu ıslıklar
Gözbebeklerimde gezegenler gibi dönen yalnızlığımdan
Bir tekmede kapılarını kırıp çıktım demektir
Ulan bunu sen de bilirsin İstanbul
Kaç kere yazdım kimbilir
Kaç kere kirpiklerimiz kasaturalara dönmüş diken diken
1949 Eylül'ünde birader mirc ve ben
Sokaklarında mohikanlar gibi ateş yaktık
Sana taptık ulan
Unuttun mu
Sana taptık.

ATTİLA İLHAN

5 Ağustos 2007 Pazar

utanç-suçluluk

eğer bizim bakkaldan almamın muhtemel olduğu bir ürünü, ondan değil de başka bir yerden aldıysam, önünden geçerken başım önde, ürünü saklayarak, utanç içinde ve hızlı adımlarla geçiyorum. bakkalıma ihanet etmiş gibi bir suçluluk duygusu kaplıyor içimi. deli miyim neyim anlamadım ki...

offff

bir yandan sıcak, bir yandan susuzluk... ne bitmez çilem varmış allahım!

3 Ağustos 2007 Cuma

mülkiyeliler

eskiden mülkiyeliler'de içmeyi çok severdim. öyle ki, yazın akşamları iş çıkışında ya terasta ya da bahçede içiyor olurdum. şimdi gitmeyi hiç istemiyorum. nedeni de efes olmaması orda. e peki eskiden nasıl içiyordum orda? gene efes yoktu. kendimi anlayamıyorum bazen :S

30 Temmuz 2007 Pazartesi

hatıralar geçidi

tıpkı o ilk günlerde olduğu gibi film izlemeyi önerdin. ben hayır dedim. evet deseydim, her şey baştan mı başlayacaktı? yeniden ikimiz de salya sümük aşık mı olacaktık birbirimize? yeniden o kadar acı mı çekecektik? değer mi? bence değer. gözlerinden öperim...

29 Temmuz 2007 Pazar

metafor

insanoğlu doğadaki en zeki canlı olsa da, bir sinek kadar kolaylaştıramadıktan sonra hayatını, bu, neye yarar ki?
belki de bir sinek kadar mutlu olmak vardı, mutluluk diye bir düşünce olmasaydı...
eğer düşünceyse yaşam, güçse ve soluksa ve yokluğu ölümse düşüncenin, öyleyse ben mutlu bir sineğim. ister yaşayayım, ister öleyim...


m.kutay yılmaz-metafor

("metafor" bir kısa filmdir efenim. youtube'dan izlenebilir. tavsiye de olunur ayrıca.)

aşk

"en ucuza getirilmiş aşk, bedelini bir başkasının ödediği aşktır."

m.kutay yılmaz-metafor

24 Temmuz 2007 Salı

hayal-2

serince bahçelerde, arkadaş muhabbeti eşliğinde buz gibi bira içmek istiyorum.
pencere önü çiçekleri gibiyiz şu hayatta, korunaklı...

utanıyor muyum? eskiden evet. ama artık hayır. ben seçtim. ceremesini de çekmekteyim.

bu mudur? evet, budur.

22 Temmuz 2007 Pazar

hatıralar geçidi

bir tanesi demişti ki: "beni senin kadar sevecek başka bir kadın olamaz." doğruydu.

bir başkası da demişti ki: "seni benim kadar kimse sevemez." o da doğruydu.

21 Temmuz 2007 Cumartesi

hastalık

çok hastayım perşembe akşamından beri :( dün işe gittim, sonra izin alıp eve geldim. iki gündür evde yatıyorum. dinlenmek iyi geldi. yarın da seçim var. bu halde nasıl gideceğim bilmem.
bu sıcaklarda bir yandan da hasta olmak dayanılır gibi değil doğrusu. dün sabah işe gittiğimde öyle halsizdim ve kendimi öyle çaresiz hissettim ki... her yerim dayak yemiş gibi ağrıyordu. burnumun akmasına mendil yetiştiremiyordum. bir yandan da havanın sıcaklığı... asabım bozuldu, başladım ağlamaya. tam 1 saat hıçkıra hıçkıra ağladım. biraz açılınca eve gelip yattım. bu grip denen illet dinlenmeden geçmiyor. sakın ola bu sıcaklarda hasta olmayınız, kendinize mukayyet olunuz!

19 Temmuz 2007 Perşembe

iletişim

insanların iletişiminin niceliksel olarak artmış olmasına karşın, paylaşımlarının derinliği pek de tatminkar değil gibi geliyor bana. misal; eskiden cep telefonu yoktu, internet, msn vs yoktu. insanlar artık birbirleriyle daha çok görüşüyorlar, ama bu, daha çok şey paylaştıkları anlamına gelir mi? bence gelmez.

16 Temmuz 2007 Pazartesi

iberia

bu akşam carlos saura'nın iberia'sını izledim. aman allah o ne ışık kullanımı, o ne dekor, o ne koreografi, o ne hüzün, o ne feryat, o ne coşku, o ne aşk...
isaac abeniz'in besteleriyle oluşturulmuş koreografilerle tam bir görsel şölendi. bir asturias koreografisi yapmışlar ki akıllara zarar.

"Bir su birikintisiyle bir çeşme nasıl kıyaslanır?
Biri güneş görse hemen kurur
Oysa çeşme hep akar, hep akar…"

şiddetle tavsiye olunur efendim. en kısa zamanda izlemeniz dileğiyle...

15 Temmuz 2007 Pazar

beni bu şiirler mahvetti

aklımdan dizeler geçiyor sürekli. susturayım diyorum, ama susmuyorlar...

14 Temmuz 2007 Cumartesi

zeytin

"iptidai" yöntemlerle zeytinyağı yapılan memleketlerde yaşamak istiyorum artık.

yok başlık maşlık!

...
insan bir akşam üzeri ansızın yorulur tutsak ustura ağzında yaşamaktan
...

...

"şiir gibi adı: vuslat" demişti...

cumartesi akşamı evde yalnız olmak...

efenim bir cumartesi akşamını daha evde yalnız olarak geçirmekteyim. fena halde sıkıcı. tavsiye olunmaz. siz siz olun, herkesin kendini dışarı attığı böyle güzel bir akşamda evde vakit geçirmeyin. gündüz gene iyiydi. saat 1-4 arası afsad'daydım. 4 kişi oturup film izledik. sonra eve geldim ama gelmez olaydım!
bazen yalnızlık hiç de iyi gelmiyor insana. şu kainatta kendini seven ve değer veren bir allahın kulu yokmuş hissine kapılıyor, her ne kadar çoğu zaman keyifli olsa da.
neyse... birazdan film izleyeceğim yine.

mutsuzum lan! çok yalnızım!

13 Temmuz 2007 Cuma

hayal...

beyaz tüllerin uçuştuğu serince bir odada ılık uykulara dalmak istiyorum.

11 Temmuz 2007 Çarşamba

"içeri"

halbuki bu kadar satır yazmışken "içim"e dair, "topu topu 5-6 kavram" düzeyine indirgemek dikkatsizlik mi, özensizlik mi, yoksa yalnızca -yine- "anlamların farklılığı" mı?
...ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum...

diş ağrısı-2

cuma akşamı için randevu aldım doktordan. allah sonumu hayır etsin.

9 Temmuz 2007 Pazartesi

şarkı tavsiyesi

http://www.myspace.com/esrakaya

me and the bees. şahane şarkı. tavsiye olunur.

tavsiye olunur

"...yüreklerini boşaltıp, keselerini doldurmaktaydılar..."

benden selam söyle anadolu'ya-dido satiriyu

7 Temmuz 2007 Cumartesi

ilişki

belki de yalnızca birbirimizin bedenini kullanmak üzerineydi bütün o "ilişki" dediğimiz?

diş ağrısı

20 yaş dişlerimi çıkarmaya çalışıyorum 11 yıldır.çene yapım dar olduğu için çıkamıyorlar. 11 yıldır ara ara çıkmaya çalışıyorlar ve bu ara dönemlerde ağzımın içinde, dilimde ve bademciklerimde katlanılmaz ağrılar oluyor. salı gününden beri yine aynı ağrıları çekiyorum. ağzımın içinde sürekli bir zonklama hali var. şu anda dayanılacak gibi değil :( balkondan aşağı kendimi atasım var. o derece yani. ağrı kesici bağımlısı olacağım bu gidişle. bir an evvel geçmesini istiyorum. aksi halde aranızdan ayrılabilirim :(

6 Temmuz 2007 Cuma

uyarımdır!

hayatımı kirleten bütün samimiyetsizlere sözüm: siktirip gidin yolumdan! insana olan inancımı sarsıyorsunuz!

soda

eskiden nefret ederdim sodadan. şimdi soda bağımlısı oldum. stern'e katılıyorum artık; musluklardan soda aksa...

boş sandalye


kahvenin önünde uslu bir çocuk gibi beklemedeydi. kimler geldi, oturdu, elini şakağına koyup hayaller kurdu?

bu fotoğrafı görünce aklıma "boş sandalye tekniği" geldi. ne boktan tekniklerdir bunlar ya. yok imajinasyon yok bilmem ne. deli saçması. tiksiniyom lan ben psikolojiden!

kırılgan kelebekler

...sonra birden bir kırılma noktası olur. artık telafisi imkansızdır. içinde bir şeyler kırılmıştır. tamiri de pek mümkün değildir. beklemediğin bir yerden, beklemediğin bir tekme yemek gibi. bu samimiyetsizliği "hak" edecek ne yaptığını düşünürsün. her zamanki gibi bütün dürüstlüğünle orda olmuşsundur. başka da bir kabahatin yoktur. gel gör ki bunu kimse anlamaz. ucuz numaralara toksundur uzun zamandan beri. belki de tiksindiren ucuzluğudur...


güven bitince ilişkiler de biter.

terzi-ama bir adı olmalı


ayaş'ta terzilik yapan bir amca bu amca. ilkin modellik yapmaya pek hevesliydi. hatta ben sadece makinasını çekecektim. niyetim amcayı fotoğraflamak değildi. sonra kendisi istedi onu da çekmemi. arkamdan gelen ekip arkadaşlarımı görünce birden yerinden kalktı, tedirgin oldu. tam da kalkmaya yeltendiği bir anda ben deklanşöre basmış bulundum. öyle olunca da amca biraz flu, makina ise net çıktı ve bana göre bu, kareyi daha da hoş bir hale getirdi. sanki her şey net olsaydı bu kadar beğenmeyecekmişim gibi geliyor.

terzi amca tatsız bir ad. amcanın bir adı olmalı. bence mustafa. ben öyle uygun gördüm. ona mustafa amca diyeceğim bundan böyle.

modelliğin için çok teşekkür ederim mustafa amca!

aylak adam- bay C

"yoksa her şey benim olmadığım zaman, benim olmadığım yerlerde mi oluyordu?"

valla bana da öyle geliyor yahu...

29 Haziran 2007 Cuma

aşk

yeni bir şey fark ettim. ilişkilerim(iz)de partneri ve ilişkiyi analiz etmekten, ilişkiye hep dışardan bakmaya çalışmaktan ilişkiye kendimi(zi) veremiyorum(z), içine giremiyorum(z). kim mi? ben ve saz arkadaşlarım :)) hehe yine zevzekliğim üstümde bugün :)

deprem

saat 22.20 sularında deprem oldu. ama kimse bana inanmıyor :(

28 Haziran 2007 Perşembe

banyo-baskı

kendime notumdur: ilk banyomu 18 haziranda, ilk baskımı 25 haziranda yaptım.

19 Haziran 2007 Salı

siyah-beyaz baskı

dün film yıkadım, yarın baskı yapmayı öğreneceğim. çok heyecanlıyım :)
hafta sonu da çekim gezisine gidiyoruz. holiiii :))

18 Haziran 2007 Pazartesi

berenis'in saçı

"...ölsene artık
sıkıldım senden..."

bu dizeler, yıllar önce "berenis'in saçı" diye bir edebiyat dergisinde okuduğum bir şiire ait. şiirin kime ait olduğunu da hatırlamıyorum, devamı da yok, bu kadar. bilen, gören varsa bana söyleyebilir mi acep?

17 Haziran 2007 Pazar

"kendini keşfetmek" ve "kendine alışmak"...
var olan bir şeye alışılır. değişen ve dönüşen şeyleri keşfetmek lazım.

14 Haziran 2007 Perşembe

mendilimde kan sesleri

Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz

Çocuğum beni bağışla
Ahmet Abi sen de bağışla.

Boynu bükük duruyorsam eğer
İçimden böyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet Abim benim insan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konya’nın beyaz Antep’in kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
Ve sözlerine
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
Ve bir gün birinin bir adres sormasına benzer
Sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
Öyle bir cigara yakımına, birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gecekondularına
Hasretine, yalanına benzer
Anısı ıssızlıktır
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye’ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben -
Cigara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenleri
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da şimdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle istasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cigaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlerde büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
İşte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.

EDİP CANSEVER


bir şiirin her dizesi insanın içinde bir yerlere bu kadar dokunur, bu kadar acıtır mı?

adak

atıf yılmaz'ın "adak" filmini izledim bu akşam. gerçek bir yaşam öyküsünden esinlenerek çekilmiş. ilginçti. tavsiye olunur.

12 Haziran 2007 Salı

kiraz :)

kiraz yemeyi ölesiye seviyorum. küçükken de kulaklarımıza takardık kirazları. en sonunda dayanamayıp onları da yerdik tabii :) ucuz zevklerimiz varmış. hala öyle :)

10 Haziran 2007 Pazar

ne biçim hayat lan bu!

hafta sonlarına sıkıştırılmış. ama yetmiyor hiç. esir kampında gibiyim. ben böyle bir hayat kurugusu yarattığımı hatırlamıyorum hiç kafamda. başkasının kurguladığı bir hayatı mı yaşıyorum yoksa lan?! istediğim hiçbir şeyi yapamıyorum, çünkü zamanım yok. çünkü köle gibi çalışmak zorundayım. misal bugün izmir'de bir arkadaşımla balığa çıkmayı çok isterdim, ama gidemedim. istediklerimi yapamadıktan, istediğim gibi bir hayat yaşayamadıktan sonra, yaşamak demek nefes almak demek mi? eğer öyleyse ben bu oyunda daha fazla yer almak istemiyorum arkadaş!
k. iskender'in dediği gibi; siktirip gidiyorum, kıçınıza kına yakın!

8 Haziran 2007 Cuma

karşılaşmalar-1

uzaktam gördüm. masanın diğer ucunda oturanların yanına geldi sonra. önce emin olamadım pek. en son bir tatsızlık mı olmuştu ne aramızda? kararsız kaldım ama gittim sonra yanına. ona merhaba demek için mi, yoksa "yanındakinin" kim olduğunu öğremek için mi gittim tam olarak bilmiyorum dürüst olmak gerekirse. onu kafamda ve kalbimde nereye koymam gerektiğini hala bilemediğimi fark ettim sonra.
hak edenlere karşı verici olmakta daha cimri oluyorum galiba.
bu işleri kıvıramadım hiç zaten.
hep bir yerlerde bir hata...
sonra her yerde hata...
sonra hataların arasında minicik, zavallı bir hayat...

5 Haziran 2007 Salı

irene

"hepsi alev"i okudum. selim ileri'nin. amca edebiyattaki 40. yılını bu kitapla kutluyormuş. daha önce de bir yerlerde bahsetmiş olmalıyım. bizans imparatoriçesi irene'nin sürgün günlerini anlatıyor. oğlunu zindana kapatmış, gözlerine mil çektirmiş, bir adaya sürgüne göndermiş bir kadın irene. kendisine "hangi anne oğlunun gözlerine mil çektirebilir?" diyen dul bir balıkçı karısını da zindana attırmış bu sözleri nedeniyle. böyle bir ruh hastası yani kadın.
sonra bir yerlerde "mutluluğun sanatı yoktur. sanat mutsuzluktur" diyor. ve ben birden bu kadını sevmeye başlıyorum. çünkü ben de hangi sanat eserine baksam hüzün görmek isterim. coşkulu eserleri de sanatçının "hafifliğine" veririm. hal böyle olunca bu gaddar kadınla aramızdaki benzerlik beni korkuttu :)
hayat ne acayip...

3 Haziran 2007 Pazar

koçani'yle günaydın :)

bu sabah güne koçani dinleyerek başladım. şahane oldu, tavsiye ederim. hıdırellez şenliklerine gidebilseydim eğer ahırkapı'da canlı dinleme şansım da olacaktı, ama maalesef gidemedim. neyse... güzel bir hafta geçiririz umarım :)

31 Mayıs 2007 Perşembe

terzim

terzimi seviyorum. çok iyi bir amca. pantolonlarımı vermişim dün daraltsın diye. bu akşam almaya gittim. gayet güzel yapmış, ellerine sağlık. onu ölesiye seviyorum :)
hani bazıları insanları usul usul sever ya. bende tam tersi oluyor. zamanla sevgim azalıyor. ilk önceleri çok seviyorum. sonra azalıyor. 10 tam puanla başlıyoruz ilişkiye ve 0'la bitiriyoruz. ama bazıları da 10 tam puanla devam ediyor. her ne kadar onların sayısı az olsa da...

dün stajyerlerimizin stajının son günüydü. birlikte çok leziz kuru pastalar yedik öğleden sonra. sonra da ayrıldık akşam üzeri. onları özleyeceğim...

29 Mayıs 2007 Salı

mutsuzum-2 :(

çok mutsuzum günlük. annem gitti. çok yalnızım lan!

28 Mayıs 2007 Pazartesi

barda

dün akşam bir arkadaşım "barda" filmini izlediğini, filmin gereksiz şiddet içerdiğini ve filmde küfürler geçtiği için bundan utandığını söyledi. benim de ağzım açık kaldı. ecnebi filmlerde kan gövdeyi götürür, şiddetin feriştahını sunarlar ama bir allahın kulu da gereksiz şiddet vardı falan demez. ya da ağzı dolu küfreden bir sürü karakter olduğu halde utandığını söylemez. muhtemelen kendini ait hisseettiği kültürden çıkan bir filmde bu kadar şiddet olması, refleks olarak onun yaşamsal kaygılarını tetikliyor ve muhtemel saldırılardan kendini korumak adına böyle bir "iyi niyetlilik" sergiliyor. paris'te bir alt geçitte bir kadının tecavüze uğrama sahnesini 9 dk. boyunca -belki de ağzının suyu akarak (günahını almayayım da adamın)- izlerken, bu saldırının gün gelip de bir gün kendisine de olabileceğiyle ilgili bir biliş yok zihninde. neden? çünkü orası paris, çünkü onlar fransız. mağdurla arasındaki benzerlik az olduğu için (kendi zihninde tabii) şiddetin düzeyini derecelendirmek durumunda bile hissetmiyor kendini. ama iş, dönüp dolaşıp türkiye'de çekilen ve her an sokakta rastlamamızın muhtemel olduğu kahramanlarla dolu bir filme gelince değişiyor. çünkü artık bu şiddet, onun maruz kalması muhtemel bir şiddet. kendini korumak için bu şiddete sövgüler yağdırıyor.

işte bu kadar. bence tabii. sanki dinamikler böyle işliyor gibi.

sabah-akşam tipleri

İnsanlar sabahları ya da akşamları etkinliklerde bulunmayı tercih etmeleri bakımından farklılaşıyolarmış. Bu farklılaşmaya göre insanlar “sabah tipinde” ya da “akşam tipinde” olar ikiye ayrılabiliyormuş. Sabah tipindeki insanlar erken kalkmayı ve akşam karanlığından önce etkinliklerini tamamlamayı tercih ediyorlarmış. Akşam tipindeki insanlar ise daha geç kalkmayı ve gece geç saatlere kadar etkinliklerini tamamlamayı tercih ediyorlarmış. Sabah ve akşam tipleri arasında “Büyük Beşli” kişilik faktörlerinde, benlik saygısında, beden değerinde ve kontrol odağındaki farklılıklar araştırılmış. Akşam tipindeki bireyler sabah tipindeki bireylerden daha dışadönük oluyorlarmış. Sorumluluk boyutundan yüksek puan alan bireylerin sabah tipinde olanların benlik saygısı ve beden değeri akşam tipinde olan bireylerden daha yüksek bulunmuş ve daha içsel kontrol odaklı oldukları görülmüş. Bununla beraber diğer büyük beşli kişilik faktörlerinden sabah ve akşam tipinde olan bireyler, benlik saygısı, beden değeri ve kontrol odağı bakımından farklılaşmıyorlarmış (Jackson ve Gerard, 1996).

ne acayip şeyler araştırıyor adamlar yahu. ben akşam tipindeyim esasında yaradılış olarak hayat koşulları izin vermiyor kişilik tipime uygun yaşamama! ben şimdi gidip, bu bilimsel verilere dayanarak gündüzleri değil geceleri çalışmam gerektiğini bildirsem mesela ilgili yerlere. verecekleri yanıtı fena halde merak etmekteyim, ancak bol küfürlü olacağından da bir o kadar eminim hehe :)

aman beeee

yeyip içip arada bir de sevişiyon mu? oh senden iyisi yok. boş ver bu varoluşsal tripleri yaaaa! hepimiz geberip aynı bok çukuruna gittiğimizde kim felsefenin dibine koyar diye sormayacaklar yavru kuşlarım! hehe :)

25 Mayıs 2007 Cuma

rûya...

dün gece bir rüya gördüm ve fırlayarak uyandım. uzun süredir korku dolu rüya görmüyordum. rüyamda delirmişim. sürekli illüzyonlar görüyordum, sesler duyuyordum. öyle korktum ki rüyamda. kimse fark etmedi bende bir tuhaflık olduğunu ama ben sürekli kendi kendime "acile gitmeliyim, acile gitmeliyim. bir kokteyl yaparlar ve hiçbir şeyim kalmaz. belki geçici bir durumdur" diye söylenip duruyorum. acile gitmeye kalmadan uyandım. offf feci bir illet bu akıl hastalığı yahu :(

aile

selim ileri okuyorum yine. "hepsi alev" bizans imparatoriçesi irene'nin sürgün günlerini anlatıyor. irene'nin aileyle ilgili şu sözlerini okurken irkildim: "bir kez daha söylüyorum: aileye, kardeşe, anababaya inanmayın. sizi satarlarken yüzleri hiç mi hiç kızarmaz. önce aileyi sildim hayatımdan."
tüylerimi diken diken etti bu satırlar. doğruluk payı var mıdır? hayatta en çok güvediğimiz insanlar aile bireyleri değil midir? gün gelir onlar bile satar mı insanı? peki bu güvensizlik ortamında kayış gevşemez mi?

23 Mayıs 2007 Çarşamba

mutsuzum :(

fotoğraflarımı aldım bugün. 2 tane 36'lıktan ancak birkaç tane adam gibi fotoğraf çıktı. hiçbiri de deviantart'a falan koyulacak gibi değil :( başarısız bir fotoğrafçı olacağım. ya da en kısa zamanda bir tripod edinmem lazım. hepsi titrek çıkmış :((

22 Mayıs 2007 Salı

eskişehir

hafta sonu eskişehir'e gittim. bir arkadaşımı görmeye. cuma akşamı "baykuş"a gittik. yemek yedik. sonra eve gidip muhabbet edip yattık. ertesi gün o sabahtan hasta görmeye gitti. ben evde keyif yaptım :) sonra çıkıp çılgınlar gibi alış veriş yaptım. akşam "bomanti"ye gittik. orda fasıl dinledik. bolca fotoğraf çektik. aynı mekanda sürekli fotoğraf çekmek iğrenç bir şey. hiçbir şey değişmiyor, insanlar aynı, mekan aynı, çok sıkıcı. okan ve ilker de geldiler. pazar sabahı (daha doğrusu öğleden sonra gibi falan) kahvaltıya gittik "düş bahçesi"ne. minnacık bahçe içinde bir yer burası. çok şirin ve keyifli bir yer. ben daha önce de gitmiştim oraya. minderlerin üzerinde saatlerce oturup muhabbet edilesi bir yer. sonra akşam 8'e doğru ilker'le beraber yola çıktık (o da ankara'ya dönecekmiş). yol korku filmi gibiydi. şimşekler çakıyor, yağmur yağıyor, hava karanlık falan. neyse ki ilker yavaş geldi de fazla endişelenmeme gerek kalmadı.
böylece bir hafta sonu da geçmiş oldu. yoruldum biraz ama değdi :)

16 Mayıs 2007 Çarşamba

seçim

ya hayatı ezberden yaşayacaksın ya da ezberi bozmanın sonuçlarına katlanacaksın...

14 Mayıs 2007 Pazartesi

kırık deniz kabukları

selim ileri'nin bir kitabı bu. yeni okudum. halit ziya uşaklıgil'in oğlu olan halil vedad uşaklıgil'in yaşam öyküsünü anlatıyor. ama alışık olduğumuz bir yaşam öyküsü anlatma üslubuyla değil. neyse...
halil vedad hariciyeci bir genç. son çalışma yeri olan tiran'da intihar ediyor. farklı eczanelerden aldığı uyku ilaçlarıyla... selim ileri'nin benim çok ilgimi çeken bir yorumu var olayla ilgili. halil vedad eğer eczaneleri, çocukluğunda gördüğü ve vitrinlerinde rengarenk sıvılarla dolu cam şişeler ya da fağfur kaseler bulunan eğlenceli yerler olarak hatırlasaydı, kendini öldürmek için uyku ilaçları alabileceği bir yer olarak tasavvur edemezdi diyor.
bu düşünce bana önemli ve ilginç geldi. mekanlarla, nesnelerle, insanlarla... ilgili kodlamalarımız ne kadar önemli. bunların önemli bir kısmının da çocukluk çağımızda oluştuğunu düşünürsek, sonraki algılamalarımızı, duygularımızı, davranışlarımızı ne derece etkilediğinin belki farkında değiliz ve belki selim ileri'nin örneği çok uçta ama önemli işte nihayetinde. halil vedad eczane vitrinlerindeki renkli şişeleri izlemeyi bir çocukluk eğlencesi haline getirseydi, belki de hakikaten kendini öldürmek için ilaç almaya gitmeyecekti.
bir kez daha; hayat ne acayip...

13 Mayıs 2007 Pazar

ve hayaletler bir gün geri döner...

kaçır gözlerini. kaçır ki ihanetini görmeyesin. puştluğunu, yalanlarını, kandırmacalarını, avutmalarını, yalan gözyaşlarını hatırlamayasın diye mi? yüzüne tükürürcesine ne zaman haykıracağım bunları ha? ne zamana kadar sürecek sabrım? o zaman nereye sığınacaksın? kim kucak açacak sana benden başka? yüreğini söküp itlere atınca diner mi öfkem? diner mi ha?
seni öldürmedikçe başka tene değmenin ihanet olduğunu bilerek ve bunun keyfini karanlıklarda pis sırıtışınla çıkararak bana çektirdiğin acıyı bilmez misin? seni her gördüğümde etimden et koparcasına acı çektiğimi, sana dokunmamak için nasıl kendimi kontrol ettiğimi bilmez misin? beni diri diri gömmek için mi geri döndün? bana niye bütün bunları yaptın ha?

nefes aldığım sürece bedduamı bir fısıltı gibi duyacaksın kulaklarında. merak etmeyesin, benim sesim o!

4 Mayıs 2007 Cuma

kazancakis

amca demiş ki: "ruhumun tümü bir çığlık ve uğraşımın tümü bu çığlığı yorumlamak".
ben de kazancakis amca, ben de!

new york üçlemesi-paul auster

üçlemenin ilk kitabı cam kent. cam kent'te özel dedektif olan quinn'e bir akşam bir telefon gelir ve telefondaki ses paul auster ile görüşmek istediğini söyler. quinn yanlış numara olduğunu söyleyerek telefonu kapatır. ama sonraki gecelerde telefonun tekrar çalmasını sabırsızlıkla bekler. birkaç gün sonra aynı kişi yine arar ve yine paul auster ile görüşmek istediğini söyler. bu kez quinn kendisinin paul auster olduğunu söyler ve macera başlar. peter stillman ve güzel karısı, vakti zamanında 9 yıl boyunca peter'ı karanlık bir odaya hapsederek onun bütün dünyayla iletişimini kesmiş olan psikopat babasından peter'ı korumasını isterler quinn'den. peter'ın babası yakın bir zamanda hapisten çıkacaktır ve yeniden peter'a zarar vereceğiyle ilgili mesajlar vermiştir oğluna (?). quinn baba stillman'ı bulur bulmasına ama kafası da hayatı da fena halde karışır bu yaşlı adamı izlerken. adamla tanışır, birkaç kez konuşurlar ama her seferinde adama kendisini bir başkası olarak tanıtır. en sonunda adam bir gece kaldığı otelden ayrılır ve quinn ihtiyarın izini kaybeder. stillmanlar'ın evlerininin önünde kamp kurar baba stillman gelecek mi diye ama bir ayın sonunda yukarı çıkıp baktığında stillmanlar'ın evi boşalttığını görür. kendi evine gider. eve girdiğinde başka birine kiralanmış olduğunu görür. en nihayetinde paul auster stillmanlar'ın evine gittiğinde yerde yalnızca kırmızı bir defter bulur.
ikinci kitap; hayaletler. beyaz, bir gün özel dedektif olan mavi'yi arayarak ondan siyah'ı izlemesini ister. mavi, siyah'ı izlemeye başlar. öyle ki bir zaman sonra ona bakmadan ne yaptığını biliyordur artık. ama bir zaman sonra kimin kimi gözlediği ya da izlediği birbirine karışır. gözlenen gözleyen, gözleyen gözlenen olmuştur.
üçüncü kitap; kilitli oda. bir gün eski bir çocukluk arkadaşının karısından bir mektup alır ve macera başlar. onun yapıtlarını yayınlar, karısıyla evlenir, çocuğuna baba olur. ama peşini bırakmaz fanshawe'un. biyografisini yazmaya kalkışınca da fanshawe'un peşinde sürüklenirken kendini kaybeder. onu gerçekten bulduğundaysa, artık kaybetmiştir. tüm izahatın bulunduğu defteri de tren garında yırtar nitekim.

2 Mayıs 2007 Çarşamba

fotoğraf serüveni devam ediyor :))

pazartesi günü itibarıyla (30 nisan) fotoğrafçılık kariyerimizdeki ikinci aşamaya başlamış bulunmaktayız. karanlık oda, film yıkama, baskı gibi yeni kavramlar girecek hayatımıza. mesela bugün ilk kez bir karanlık odanın nasıl olduğunu ve orda neler yapıldığını öğreneceğim. özellikle baskı kısmı çok heyecanlı olmalı. yavaş yavaş çektiğiniz filmin gözlerinizin önünde belirmesi büyülü bir yaşantı olsa gerek. bakalım...

kilitli oda

"her yaşam, alt tarafı bir takım rastlantısal olayların toplamından, rastlantıların, öylesine gelişigüzel oluveren ve kendi amaçsızlıklarından başka bir şey yaymayan olayların kesişmesinin güncesinden başka nedir ki zaten".

paul auster-kilitli oda'dan.

23 Nisan 2007 Pazartesi

su yorumcuları-turgut uyar

Biz bir parça acemi bir su yorumcusuyuz
Öteden beriden dayanıklılık taşırız durmadan
Ellerimiz bir türkü gibi öyle, kendiliğinden
Uzun bir gündüzü fark edenlerin en sonuncusuyuz
Ay batar, çünkü rüzgar bir menekşeye dönüşür, biliriz bunu
Çünkü mavi gözlü ve deli sekiz kardeşin onuncusuyuz
Ah büyük tarla, ah büyük deniz, ah büyük çalgı bil
Senin en son alacağın biçimin sabırlı yontucusuyuz
Sezgilerimiz ve ellerimiz sonsuz bir alışkanlık gibi ilerde
Aşkın ve tüberkülozun ve uranyumun bulucusuyuz
Karalarımız ve aklarımız bir duvarı yıkmaktır, anlatılır
Biz çılgın bir yürüyüşün en tetik yolcusuyuz
Eririz, tükeniriz, toplanır yaratırız
Bu bize aşktır
Biz belki de en uzun yaşamalı bir SU’yuz.

TURGUT UYAR

22 Nisan 2007 Pazar

sınavlar, sınavlar, sınavlar...

bugün ALES vardı. sabah 07.30'da kalktım. sınav yerine gittim. erken gitmişim, bekledim biraz. neyse sonra girdik salonlara. soru kitapçıkları dağıtıldı. salon görevlisi kitapçıkları açmamamız gerektiğini söylediği halde kendini açıkgöz sanan bazı gerizekalılar açmakla kalmayıp soruları çözdüler bile. gıcık oldum. büyük terbiyesizlik. 2 soru fazladan çözeceğim diye nasıl bu kadar aşağılık olabiliyor ki insanlar? neyse... tabii hafta sonu olduğu için okulda (gazi üniversitesi-eczacılık fakültesi) kaloriferler yanmıyordu. öyle soğuktu ki ellerim kalemi zor tutuyordu artık sınavın sonlarına doğru. sınavdan çıkıca, hava da güneşliydi, yürüdüm biraz ısınayım diye. sonra eve gelirken simit aldım (sabah da kahvaltı etmemiştim, saatlerdir açtım), çay demledik babamla, simit-peynir-çay-muhabbet. güzeldi. sonra da yatıp uyudum biraz.
nedir bu sürekli sınanma hali abicim yaaa? 6 yaşından beri sınaya sınaya bir hal oldular bizi. ama hala bir karara varamamış olmalalılar ki hala sınıyorlar :) misal ben sosyal psikoloji doktora programına başvuracağım. benim ardışık tek ya da çift tam sayılarla ne işim olur? niye boş yere kasıyorsunuz insanları? yap adam gibi bilim sınavını. bak bakalım doktora yapmaya muktedir mi değil mi anla. salak herifler!
çok kızgınım çoookkk!!!

16 Nisan 2007 Pazartesi

beypazarı çekim gezisi izlenimleri


dün (15/04/2007-pazar) beypazarı'na gittik, afsad'ın çekim gezisine. artık birinci kurun sonlarına geldik. hatta çarşama günü (18/04/2007) sertifika törenimiz var :))
sabahın altısında kalktım. kızılay'da YKM'nin önünde buluştuk. yarım saat gelmeyenleri bekledik :(( en nihayetinde 8 gibi düştük yola. konuşa konuşa gittik. şahane bir kahvaltı yaptık. ya da ben 3 aydır sabah kahvaltılarında 1 dilim kepekli ekmek, 1 kibrit kutusu kadar yağsız beyaz peynir ve şekersiz çay üçlüsüne talim ettiğim için bana şahane geldi, orasını bilemiyorum artık :)) kudurmuş gibi yedim. kahvaltıdan sonra hıdırlık tepesi'ne gittik, hava kapalıydı ve fena halde rüzgar esiyordu. orada dialarımızla çekim yapmaya başladık. ama hava kapalı olduğu için düşük perde hızıyla tripot olmadan çekim yapmak bizi çok kastı. dünya küçük, hıdırlık tepesi'nde annemle karşılaştım :))
hıdırlık'tan sonra kendimizi beypazarı'nın gizemli sokaklarına attık fotoğraf çekmek için :) yolda bir amca bizi durdurup makinelerimizle ilgili soru sordu. hangi grupla geldiğimizi sordu, ayaküstü biraz muhabbet ettik amcayla, sorularını yanıtladık. gruba yetişmek için amcadan ayrılıp yolumuza devam ettik ama gönlümüz amcayla birer bardak çay eşliğinde muhabbeti sürdürüp, birer de sigara tüttürmek istediyse de yapamadık. bu ülkenin insanlarını seviyorum yaaa :)) çoksıcakız.
neyse efendim... maceralarımızı kaldığımız yerden anlatmaya devam edeyim. sokaklarda çocuk ve ev fotoğrafları çektik. umarım güzel çıkarlar. sonra hediye arayışımız başladı. gezi otobüsümüzdeki herkes bir hediye alacaktı ve ankara'ya dönerken çekiliş yapılarak herkes birbirine hediyesini verecekti. kime vereceğini bilmeden hediye seçmenin zorluğuyla baş etmek çok güçtü bizim için. neyse ki sonunda bir şeylerde karar kılabildik. sonra öğlen yemeği faslı için sabah kahvaltı yaptığımız mekana geri döndük. yemekte 3 çeşit salata, turşu, tarhana çorbası, güveç, yaprak sarması ve baklava vardı. baklava dev boyutlardaydı. 80 katlı olduğu için bana biraz hamur olmuş gibi geldi ama yine de bir dilim yedim. öğlen yemeğini de çılgınlar gibi yedikten sonra üstümüze çöken ağırlığa aldırmayarak ve bizi "şuracıkta kıvrılıp bir kedi narinliği ve sessizliğiyle uyumalısın" diyerek yoldan çıkarmaya çalışan şeytana da ağzının payını verdikten sonra yine yola koyulduk. bu kez gümüş işleme atölyesine ve kilim dokuma atölyesine gittik. sonra topumuzu da alaraktan karagöl'e doğru yollandık. yolda fena halde kar yağmaya başladı ve sisten neredeyse yolu göremez olduk. bir parça endişelendiysek de geyik yapmak suretiyle zihnimizdeki kara bulutları savuşturduk. karagöl'e vardık varmasına ama kar yağarken makimalarımız zarar görmesin diye onları buzdolabı poşetiyle sarıp sarmalayarak göl kenarına inip birkaç kare fotoğraf çektik. göl öylesine keyifle dans ettiriyordu ki kenarındaki sazlıkları, dinginliğine hayran kaldım. göl kenarında şahane ve sürprizlerle dolu bir doku vardı. bir kısmının fotoğrafını çekme şerefine nail olmakla beraber ellerim öyle üşüdü ki gidip soba kenarında bir bardak sıcak çayla bir sigara içmeye koşarak seyirttim :) bu arada bizim gruptan bazı enerjik ve çocuk ruhlarını hala koruyan arkadaşlarımız mendil kapmaca, yakantop falan gibi oyunlar oynadılar. sonra hepsinin burnu havuç gibi kızarmış olduğu halde kulübemize bir bardak sıcak çay içebilmek ümidiyle doluştular. kulübedeki meddah kılıklı ve biraz çakırkeyf olduğunu tahmin ettiğim sakallı amca bizden çay parası istemedi. ikinci kez ülkemiz insanına kanımız kaynadı. sonra yeniden otobüse binip yola koyulduk. yolda görkemli ve muhteşem güzellikteki kayaları huşu içinde seyrederek geldim. bu arada hediye çekilişi de yaptık. ben hasan hoca'dan hediye alıp, aysel'e hediye verdim. eğlenceliydi.
yorgun ama mutlu bir şekilde güven park'a vardığımızda, bir sonaki gidişimizin planlarını kuruyorduk kafamızda. bir hafta sonu yine gitmeli, yine fotoğraflar çekmeli, şahane yemek yemeli hatta kahvaltı yapmalı, belki bu kez yolda karşılaşılan amcalar ya da teyzelerle çay eşliğinde daha uzun sohbet etmeli, yine şehre mutlu dönmeli...

14 Nisan 2007 Cumartesi

ben-rüzgar (*)

varoluş sancıları içinde boğuşup duran, hep kaçış planları yapan ama bir türlü cesaret edemeyen, kendi korkuları içinde hapsolmuş... fazla mı acımasız oldum acaba kendime karşı? hayır, hiç de değil, doğrusu bu. korkak adamın tekiyim ben. planlamadan iş yapamam. bir adım ötemi görmezsem kaygılanırım. yazık bana!!! kötü kalpli ve acımasızım. aptal insanları sevmem. cesur insanlara hayran olurum. cahil cesaretinden söz etmiyorum.

insanlık adına imkansızı istiyorum! insanın doğada yönetmek için değil, diğer varlıklarla birlikte bir bütünün parçası olarak var olduğunu düşünüyorum. birey-birey ve birey-doğa ilişkisinde var olan tahakkümü , anlayamıyorum, kavrayamıyorum, kaldıramıyorum. yönetmek kavramının insanlığın bir yanılgısı olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. para ve statü, insanoğlunun en büyük iki hezeyanıdır. ve biz kendi hezeyanlarımız içinde hapsoluyoruz. insanlık tarihinde yaşamayı istediğim tek dönem; toplayıcılık dönemi. eşsiz güzellik...
yağmuru severim. güneşli havalarda çok sinirli ve huzursuz olurum. hava kapalı olduğunda çok dingin hissederim kendimi. çiçekleri severim. keşke çiçekçi olsaymışım. ama kıyamam ki ben onları satmaya...ağaçları severim. yaz akşamlarını severim. yaz akşamları açık havada içki eşliğinde yapılan muhabbetlere bayılırım. festival filmleri seyretmeye bayılırım. sonra delilikleri, çatlaklıkları çok severim. sarhoş olmayı da severim. çakırkeyf olunca çok keyifli olduğumu söylerler. gözlerim parlarmış o zaman. inatçıyımdır çok. kinciyim bir de. deve kini vardır bende. öldür allah unutmam hiçbir şeyi. saplantılarım vardır tuhaf tuhaf. tatil konusunda mesela. son beş yıldır aynı yere tatile gidiyordum. izole bir köye. sonra neyse kırdım bunu. son iki senedir de olimpos’a dadandım gerçi. pek kırdım sayılmaz yani :) müzik konusunda da öyle. aylarca hatta yıllarca aynı adamları dinlerim.

(*) bu metni yaklaşık 2 sene kadar önce yazmıştım. ama hala geçerliğini koruyor. iyi mi, kötü mü bilemedim ama...

kanlı masal-küçük iskender

kanlı masal

aklım, haklıyım, et firarını!



ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.

mayıstı.

seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.

avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
rüzgarda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak

kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken
yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığınak terası da
acılarının veliahtı bach’ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani… anlıyor musun… mayıstı…

seni o yüzden bağışladım!

bir sesin vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz

bir evcilik oyununda bile duldum
hatırla sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, blues’du, klasik kemandı, klasik aşktı
boktu püsurdu
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!

ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip kedi dudaklarını
bir tay sığınırcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun… işitiyor musun…
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım… ihtiyarladım…

ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarda yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
- geri döner… döner değil mi… diye
birkaç kırık sözcük… buruşuk…
- öldürürüm o zaman, kurtulurum… deyip sustuğun
- kaçarım sonra, kimse sormaz… deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!
ah benim bir kangrunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!

nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
her şey ama her şey elele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!
uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
- gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
affını diledin.
mayıstı. mecburdum.
seni o yüzden bağışladım!

küçük iskender, 1993

"kanlı masal" küçük iskender'in en sevdiğim şiiridir. hatta en sevdiğim 10 şiir sıralamasına da girebilir.
"mayıstı, seni o yüzden bağışladım", affetmek için kolay bir bahane, sudan. ben hiç affetmedim. kimseyi. kırgınlıklarım biriktikçe hayatımdan çıkardım insanları, ama kimseyi bağışlamadım şimdiye kadar. nasıl bir duygu olduğunu ancak şiirlerden, öykülerden, romanlardan öğreniyorum. insan ilişkilerine ve ilişki kurduğu kişilere değer verdikçe daha çok yatırım yapıyor,daha özenli oluyor. ama aynı özeni karşı taraf göstermeyince kırgınlıkları ve öfkesi çok büyük oluyor. sonra birkaç hayat çıkarıyor yaşamasından. başımıza ne geliyorsa bu "incelikler" yüzünden geliyor zaten. biraz hoyrat olmak lazım insanlara karşı ki kadir kıymet bilsinler. yoksa herkes bir paçavra gibi davranıyor. oysa bilmiyor ne kadar değer verildiğini. kendi bile kendine o kadar değer vermezken...
neyse... ben bu dünyayı hala anlayamadım. ilişkiler zor vesselam.

Bağlanma Kuramı

Bağlanma Kuramı’nın babası Bowlby ise anası da Ainsworth’tür.
Ainsworth 1953-1955 yılları arasında Uganda’da kalmış. Eşinin görevi dolayısıyla gitmişler. Abla da buralarda boş oturacağıma bir çalışma yapayım bari, şu Afrikalı bebeklerin bağlanma örüntüsüne bir bakayım demiş. 1-24 aylık bebeklerin anneleriyle olan etkileşimlerini gözlemek için ev ziyaretleri yapmış. Ziyaretler 7 ay sürmüş.
Çalışmanın sonunda 3 tip bağlanma örüntüsü gözlenmiştir; güvenli, güvensiz ve henüz bağlanmamış bebekler. Güvenli olarak bağlanan bebekler az ağlamakta ve annenin varlığında keşfetme davranışında bulunmaktan memnun görünmektedirler. Güvensiz olarak bağlanmış bebekler anneleri tarafından tutulduklarında bile daha sık ağlamaktadırlar ve daha az keşfetme davranışında bulunmaktadırlar. Henüz bağlanmamış olan bebekler anneye karşı belirgin olarak farklı bir davranışta bulunmamaktadırlar.
Sonra bir de Yabancı Durum (Ortam) çalışması yapmış. Keşfetme davranışının annenin varlığı, annenin yokluğu ve diğer durumlar tarafından nasıl etkilendiğini gözlemek için oluşturulmuş bir çalışma modelidir. Bebeğin yabancı bir çevreyi keşfetmek için anneyi güvenli üs (secure base) olarak kullanabilmesini gözlemek için oluşturulmuştur. Ainswort, Yabancı Durum çalışmasında 56 ailenin bebeği ile çalışmıştır. Yirmi üç kişilik bir alt örneklemi, doğduklarından beri boylamsal olarak gözlenen bebekler oluşturmuştur. Bu bebekler yabancı durum çalışmasına alındıklarında 51 haftalıktı. Otuz üç kişiden oluşan ikinci alt örneklemi de bağımsız başka bir çalışmadan alınan ve 49 haftalık olan bebekler oluşturmaktaydı. Yabancı Durum, bütün bebekler için standart bir sırayla izlenen sekiz aşamadan oluşmaktaydı. Deney odası, 9x9 ayaklık büyüklükte bir odaydı. Odanın sonunda çocuğun sandalyesi vardı ve bir oyuncak yığınıyla çevrilmişti. Odanın sonunun yakınında anne için bir sandalye vardı ve tam karşısında kapının yanında da yabancı için bir sandalye vardı. Sekiz aşama şu şekildeydi:
Aşama 1: Anne, bir gözlemcinin eşliğinde bebeği odaya getirir ve sonra gözlemci odadan çıkar.
Aşama 2: Anne bebeği yere koyar ve sandalyesine oturur. Bu aşama 3 dakika sürer.
Aşama 3: Tanıdık olmayan bir yabancı içeri girer. Bir dakika sessizce oturur sonra bir dakika anneyle sohbet eder ve sonra yavaş yavaş bebeğe yaklaşır ve ona bir oyuncak gösterir. Üçüncü dakikanın sonunda anne görülmeyen bir şekilde odadan çıkar.
Aşama 4: Eğer bebek mutlu bir şekilde oyunla meşgul olursa yabancı katılımcı olmaz. Eğer pasif kalırsa bebeğin ilgisini oyuncaklara çekmeye çalışır. Eğer bebek rahatsızlık, sıkıntı duyarsa, yabancı onun dikkatini başka bir yöne çekmeye ya da onu rahatlatmaya çalışır. Eğer bebek rahatlayamıyorsa, bu aşama kısa kesilir. Aksi taktirde üç dakikanın sonuna kadar sürdürülür.
Aşama 5: Anne içeri girer ve bebeğe hareketlenmesi ve kendisine spontan bir tepki vermesini sağlamak için kapıda bekler. Daha sonra yabancı görülmeyen bir şekilde odadan ayrılır. Anne çocuğu rahatlatarak tekrar oyuncaklarla oynamasını sağlar ve tekrar çıkar. Bu kez durakladıktan sonra bebeğe hoşçakal der öyle çıkar.
Aşama 6: Bebek üç dakikalığına yalnız başına bırakılır. Çok fazla sıkıntı yaşarsa bu aşama kısa kesilir.
Aşama 7: Yabancı içeri girer ve bebeğe dördüncü aşamada olduğu gibi davranır. Bebeğin duyduğu sıkıntı ve rahatsızlık fazla olursa bu aşama kısa kesilir.
Aşama 8: Anne geri döner, yabancı odadan çıkar ve sonra tekrar bir araya gelmeleri gözlenir, durum burada sonlandırılır.
Bu aşamaların sonunda beş ayrı davranış sınıfına göre puanlama yapılır.
1. Yakınlık ve temas arama davranışları yaklaşma ve anneye tırmanma gibi aktif ve etkin davranışları, uzanmak ya da yaslanmak gibi aktif davranışları, ağlama gibi sesli işaretler ve kısmi yaklaşmalar gibi niyetli eylemleri içermektedir.
2. Teması sürdürme davranışları bebeğin teması sağladıktan sonraki davranışlarına aittir. Yapışma, kucaklama, sıkıca tutma; direnme durumunda yapışma davranışı daha da yoğunlaşır. Eğer teması kaybederse, geri döner ve uzanır, tırmanır ve sesli olarak protesto eder.
3. Yakınlıktan ve etkileşimden kaçınma davranışları genellikle yakınlık, karşılama ortaya çıktığında görülür. Bir yetişkin içeri girdiğinde ya da bebeğin dikkatini bir şeye çekmeye çalıştığında bebek onu daha az izler ve daha uzaktan etkileşimde bulunur.
4. Temas ve etkileşime direnme davranışları bebekle temas kurma arayışında olan yetişkine öfke duyma, itme vurma ya da yetişkini tekmelemede kararsız kalma davranışlarını içerir.
Bu dört tür davranış anne ile etkileşimin olduğu 2,3,5,8. aşamalarda ve yabancıyla etkileşimin olduğu 3,4, ve 7. aşamalarda puanlanmaktadır.
5. Arama davranışı ayrılma aşamaları olan 4,6 ve 7. aşamalarda puanlanır. Bu davranışlar, anneyi kapıya doğru izleme, kapıyı açmaya çalışma, kapıya vurma, kapıya bakma, annenin boş sandalyesine doğru gitme ya da ona bakma davranışlarını içermektedir.
Ainsworth’ün Yabancı Durum çalışmasının sonuncunda üç tür bağlanma stili olduğu bulunmuştur.
Kaçınan Tip: Yabancı Durum çalışmasındaki ikinci aşama boyunca, ayrılma öncesi aşamada bu çocuklar, annenin odanın içindeki konumuna göreli olarak kayıtsız kalmaktadırlar ve duygusuz görünmektedirler, oyundaki oyuncaklarla üstünkörü oynamaktadırlar. Anne odadan ayrıldığında belirli bir rahatsızlık göstermemektedirler. Anne geri döndüğünde, anneyle temas kurmaya çalışmamakta ve bazı kaçınma belirtileri (örneğin annesinin ona bakmasını önlemekte ya da başını başka yöne çevirmektedir) göstermektedirler.
Güvenli Bağlanan Tip: İkinci aşama boyunca, bu çocuklar oyuncaklarla mutlu bir şekilde oynamakta ve kendinden emin bir şekilde yeni çevreyi keşfetmektedirler. Üçüncü ve dördüncü aşamalar boyunca, anne odadan ayrıldığında ve yabancıyla kaldığında şiddetli bir rahatsızlık ya da sıkıntı göstermemektedirler. Annenin geri döndüğünde anneyi olumlu olarak karşılamaktadırlar. Anne ikinci kez odadan ayrıldığında (altıncı aşama) uygun düzeyde rahatsızlık göstermektedirler ve bu durumda oynama ve keşfetme azalmaktadır. Annenin ikinci kez dönüşü üzerine rahatlamak için anneye gitmekte, göreli olarak çabuk sakinleştirilmekte ve sonra oyuna yeniden başlamaktadırlar.
Dirençli Tip (Buna kaygılı/kararsız da deniyor): Bu çocukların, ikinci aşama boyunca alt üst olmaları oldukça muhtemeldir ve bu aşamada keşfetmeyle ilgilenmezler. Annelerine karşı yönelimleri kararsızdır; annenin gidişi üzerine büyük sıkıntı ve rahatsızlık gösterirler. Annenin geri dönüşünde bebeği rahatlatmak oldukça zordur. Anneye koşar ama annenin avutmasını reddeder. Yabancıyla etkileşimde bulunmaz ve anneyle etkileşimleri de çok kısa bakışları içerir.

Gelelim aşk’a :)… Hazan ve Shaver (1987), bebeklikteki üç bağlanma stilini –güvenli, kaçınan ve kaygılı/kararsız- yetişkin romantik aşk bağlanma modellerine aktarmışlardır. Güvenli bağlanma stiline sahip bir yetişkinin en önemli aşk deneyimi güven, arkadaşlık ve olumlu duygular ile karakterizedir. Kaçınan yetişkinler için, aşk güvesizlik ve yakın ilişkilerden korkma ile karakterizedir. Kaygılı/ kararsız yetişkinler için aşk acı çekilen ve diğer kişiyle birleşmek için savaş verilmesi gereken bir deneyimdir.

İşte böyle... Doğduktan sonraki ilk sosyal ilişkimizi bakım vericimizle, ki bu anne oluyor çoğu kez, yaşıyoruz. Ve bu deneyimler, bundan sonraki ilişkilerimiz için bir temel oluşturuyor. Aşk hayatımızı, iş hayatımızı, arkadaşlık ilişkilerimizi, hatta yaşam doyumumuzu etkiliyor. Çok önemli bir mevzuu yani.

13 Nisan 2007 Cuma

cuma geldi yuppiiiii :))

bir haftayı daha devirdik kazasız belasız. offff çok sıkıldım artık yaaaa!!! şöyle güneşe karşı çimlerin üzerine uzanıp, buz gibi bira içerek uyuklamak istiyorum. ruhumuzu tüketiyorlar. okul, iş, para, statü derken yaşamak istediğimiz gibi bir hayattan giderek uzaklaşıyoruz. buralardan kaçmak çözüm olur mu gerçekten?

11 Nisan 2007 Çarşamba

fotoğraflar

fotoğraflarım çok kötü çıkmışlar. daha doğrusu ben kötü çekmişim. ne diye durumu dışsallaştırıyorsam...
hayal kırıklığına uğradım. ben bu işi kıvıramayacağım galiba :((

10 Nisan 2007 Salı

köfte, muhabbet falan...

bugün köfte yedik. ama biraz daha geç kalsaydı biribirimizi yemeye başlayacaktık. köfteden sonra bir uyku bastırdı. şöyle 4 kişilik bir yatak hayali kurduk. bu arada insanın kafası çalışmıyormuş öğleden sonra 2 ile 4 arası. siesta ne kadar bilimsel temellere dayanıyormuş meğer dedik. keyifli bir öğlen tatiliydi. stajerlerimizi seviyom çok :))

kale'den iniş m'olur?


pazar günü kaleye gittik, çekim yapmaya. insanların yaşam alanlarına girip onları görüntüledik. hatta kuşların bile... teğet hayatlar oluşturduk. artık kardeş hayatlara sahibiz o insanlarla. biz onların, onlar da bizim hayatımıza ucundan kıyısından da olsa girdik/girdiler. ve eminim hayatlarımızın akşını başka yönlere çevirdik; biz onların, onlar bizim. şu meşhur, kelebeğin kanat çırpışının dünyanın başka bir yerinde bir fırtınaya sebep olması hikayesi. bence hayatla ilgili söylenmiş en doğru hikaye. yaaa öyle işte... birinin hayatına küçük bir dokunuş, onunla kardeş bir hayata sahip olmanı sağlıyor.
hayat ne acayip, vapular filan... :))

7 Nisan 2007 Cumartesi

beklemek (kendime öğütler)

öyle bir boşluk var ki öfkeyle dolan ve gitgide büyüyen. öyle çok ses var ki kafamın içinde. beklemek... bir mucizeyi beklemek. bir gün her şeyin istediğim gibi olması mucizesi... sonsuz bir huzura kavuşmak... peki o anda -kısa süreliğine- bu huzur bana yetse bile bir zaman sonra başka bir mucize olmasını beklemeyecek miyim? ben değişmeyecek miyim? isteklerim değişmeyecek mi? bu mucize olağanlaşmayacak mı? mutlak bir huzur hali hiç olmayacak mı? beklediğim mucize de bir gün olağanlaşacak ve bana yetmeyecekse, bu mucizeyi bekleyerek neden kendime acı çektiriyorum?
umutsuzluğumu öldürmeliyim. kafamdaki çatlak sesleri susturmalıyım. içimi temizlemeliyim. yüzümü rüzgara dönüp ılık ılık beni okşamasına izin vermeliyim. çiçeklerle konuşmalıyım yine. onlara ad koymalıyım, şarkılar söylemeliyim onlara. kanadı kopmuş bir sinek gördüğümde hıçkırıklara boğulmalıyım yine. çocuklara gülümseyerek göz kırpmalıyım.
hiçbir şeyi ertelememeliyim. mutlu olmak için öyle çok sebep var ki! ama ben bir süredir göremiyor(muşum)dum. gözlerimi açıp, yeniden ayağa kalkmalıyım. hayata katılmalıyım.

mucizelere inanmayacağım. kendi mucizemi yaratacağım. artık beklemeyeceğim.
ama hüzün kalacak
hep,
her zaman...

burda oruç aruoba'dan bir altıntı yapmak farz oldu;
"ne beklediğini bilerek- ama, beklemeden- yaşayacaksın: en çok beklediğinin de, gelse bile bir gün, hiçbir zaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini bilerek...
yaşamın bir bekleme olacak- ama, beklemeden yaşayacaksın."

"yaşamın, beklediğinin gelmememsi- ki işte: senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak."

de k işte'den...

4 Nisan 2007 Çarşamba

kaçmak. ama...

...sonra kalkıp bir gün gitsek. hem de zeytin gölgelerine. ama bir mülteci gibi değil. orda doğan güneşin çocuğu gibi. öyle işte...

zor

ruhumuz öyle kirlendi ki. artık ne temiz bir aşk, ne temiz bir arkadaşlık mümkün.
yatağımın altında öyle çok kanlı taş var ki. birilerinin yatağının altındaki kanlı taşlardan biri de belki beni öldürdü... (*)

(*) passiflora'dan esinlenilmiştir.

3 Nisan 2007 Salı

...

Onunla,
Bir garda karşılaşacaksınız.
Saçlarının içinde bir avuç
Rüzgar,
Kirpiklerinden süzülen
Yitik bir cennet,
Telaş yok !
Görür görmez tanıyacaksınız.(*)

(*) A. B.'ın yüreğindeki "Rüzgar" için yazdığı şiir...

hayat...

hayat ne acayip bir şey... yapraklar kımıldadıkça hayatlar değişiyor, kelebekler kanat çırptıkça fırtınalar oluyor... öyle mucizevi ki, otur hayranlıkla seyreyle...

istiyorum

"Rüzgar" mı dedim...
İsterim ki saçların dağılsın.
Gece mi dedim
Hemen düşüncelere dalmalısın
Aşk der demez
Kalbin hızlı çarpmalı
Sabah dememe kalmadan
Uyanmalısın

Ö. Asaf