Biz bir parça acemi bir su yorumcusuyuz
Öteden beriden dayanıklılık taşırız durmadan
Ellerimiz bir türkü gibi öyle, kendiliğinden
Uzun bir gündüzü fark edenlerin en sonuncusuyuz
Ay batar, çünkü rüzgar bir menekşeye dönüşür, biliriz bunu
Çünkü mavi gözlü ve deli sekiz kardeşin onuncusuyuz
Ah büyük tarla, ah büyük deniz, ah büyük çalgı bil
Senin en son alacağın biçimin sabırlı yontucusuyuz
Sezgilerimiz ve ellerimiz sonsuz bir alışkanlık gibi ilerde
Aşkın ve tüberkülozun ve uranyumun bulucusuyuz
Karalarımız ve aklarımız bir duvarı yıkmaktır, anlatılır
Biz çılgın bir yürüyüşün en tetik yolcusuyuz
Eririz, tükeniriz, toplanır yaratırız
Bu bize aşktır
Biz belki de en uzun yaşamalı bir SU’yuz.
TURGUT UYAR
23 Nisan 2007 Pazartesi
22 Nisan 2007 Pazar
sınavlar, sınavlar, sınavlar...
bugün ALES vardı. sabah 07.30'da kalktım. sınav yerine gittim. erken gitmişim, bekledim biraz. neyse sonra girdik salonlara. soru kitapçıkları dağıtıldı. salon görevlisi kitapçıkları açmamamız gerektiğini söylediği halde kendini açıkgöz sanan bazı gerizekalılar açmakla kalmayıp soruları çözdüler bile. gıcık oldum. büyük terbiyesizlik. 2 soru fazladan çözeceğim diye nasıl bu kadar aşağılık olabiliyor ki insanlar? neyse... tabii hafta sonu olduğu için okulda (gazi üniversitesi-eczacılık fakültesi) kaloriferler yanmıyordu. öyle soğuktu ki ellerim kalemi zor tutuyordu artık sınavın sonlarına doğru. sınavdan çıkıca, hava da güneşliydi, yürüdüm biraz ısınayım diye. sonra eve gelirken simit aldım (sabah da kahvaltı etmemiştim, saatlerdir açtım), çay demledik babamla, simit-peynir-çay-muhabbet. güzeldi. sonra da yatıp uyudum biraz.
nedir bu sürekli sınanma hali abicim yaaa? 6 yaşından beri sınaya sınaya bir hal oldular bizi. ama hala bir karara varamamış olmalalılar ki hala sınıyorlar :) misal ben sosyal psikoloji doktora programına başvuracağım. benim ardışık tek ya da çift tam sayılarla ne işim olur? niye boş yere kasıyorsunuz insanları? yap adam gibi bilim sınavını. bak bakalım doktora yapmaya muktedir mi değil mi anla. salak herifler!
çok kızgınım çoookkk!!!
nedir bu sürekli sınanma hali abicim yaaa? 6 yaşından beri sınaya sınaya bir hal oldular bizi. ama hala bir karara varamamış olmalalılar ki hala sınıyorlar :) misal ben sosyal psikoloji doktora programına başvuracağım. benim ardışık tek ya da çift tam sayılarla ne işim olur? niye boş yere kasıyorsunuz insanları? yap adam gibi bilim sınavını. bak bakalım doktora yapmaya muktedir mi değil mi anla. salak herifler!
çok kızgınım çoookkk!!!
16 Nisan 2007 Pazartesi
beypazarı çekim gezisi izlenimleri
dün (15/04/2007-pazar) beypazarı'na gittik, afsad'ın çekim gezisine. artık birinci kurun sonlarına geldik. hatta çarşama günü (18/04/2007) sertifika törenimiz var :))
sabahın altısında kalktım. kızılay'da YKM'nin önünde buluştuk. yarım saat gelmeyenleri bekledik :(( en nihayetinde 8 gibi düştük yola. konuşa konuşa gittik. şahane bir kahvaltı yaptık. ya da ben 3 aydır sabah kahvaltılarında 1 dilim kepekli ekmek, 1 kibrit kutusu kadar yağsız beyaz peynir ve şekersiz çay üçlüsüne talim ettiğim için bana şahane geldi, orasını bilemiyorum artık :)) kudurmuş gibi yedim. kahvaltıdan sonra hıdırlık tepesi'ne gittik, hava kapalıydı ve fena halde rüzgar esiyordu. orada dialarımızla çekim yapmaya başladık. ama hava kapalı olduğu için düşük perde hızıyla tripot olmadan çekim yapmak bizi çok kastı. dünya küçük, hıdırlık tepesi'nde annemle karşılaştım :))
hıdırlık'tan sonra kendimizi beypazarı'nın gizemli sokaklarına attık fotoğraf çekmek için :) yolda bir amca bizi durdurup makinelerimizle ilgili soru sordu. hangi grupla geldiğimizi sordu, ayaküstü biraz muhabbet ettik amcayla, sorularını yanıtladık. gruba yetişmek için amcadan ayrılıp yolumuza devam ettik ama gönlümüz amcayla birer bardak çay eşliğinde muhabbeti sürdürüp, birer de sigara tüttürmek istediyse de yapamadık. bu ülkenin insanlarını seviyorum yaaa :)) çoksıcakız.
neyse efendim... maceralarımızı kaldığımız yerden anlatmaya devam edeyim. sokaklarda çocuk ve ev fotoğrafları çektik. umarım güzel çıkarlar. sonra hediye arayışımız başladı. gezi otobüsümüzdeki herkes bir hediye alacaktı ve ankara'ya dönerken çekiliş yapılarak herkes birbirine hediyesini verecekti. kime vereceğini bilmeden hediye seçmenin zorluğuyla baş etmek çok güçtü bizim için. neyse ki sonunda bir şeylerde karar kılabildik. sonra öğlen yemeği faslı için sabah kahvaltı yaptığımız mekana geri döndük. yemekte 3 çeşit salata, turşu, tarhana çorbası, güveç, yaprak sarması ve baklava vardı. baklava dev boyutlardaydı. 80 katlı olduğu için bana biraz hamur olmuş gibi geldi ama yine de bir dilim yedim. öğlen yemeğini de çılgınlar gibi yedikten sonra üstümüze çöken ağırlığa aldırmayarak ve bizi "şuracıkta kıvrılıp bir kedi narinliği ve sessizliğiyle uyumalısın" diyerek yoldan çıkarmaya çalışan şeytana da ağzının payını verdikten sonra yine yola koyulduk. bu kez gümüş işleme atölyesine ve kilim dokuma atölyesine gittik. sonra topumuzu da alaraktan karagöl'e doğru yollandık. yolda fena halde kar yağmaya başladı ve sisten neredeyse yolu göremez olduk. bir parça endişelendiysek de geyik yapmak suretiyle zihnimizdeki kara bulutları savuşturduk. karagöl'e vardık varmasına ama kar yağarken makimalarımız zarar görmesin diye onları buzdolabı poşetiyle sarıp sarmalayarak göl kenarına inip birkaç kare fotoğraf çektik. göl öylesine keyifle dans ettiriyordu ki kenarındaki sazlıkları, dinginliğine hayran kaldım. göl kenarında şahane ve sürprizlerle dolu bir doku vardı. bir kısmının fotoğrafını çekme şerefine nail olmakla beraber ellerim öyle üşüdü ki gidip soba kenarında bir bardak sıcak çayla bir sigara içmeye koşarak seyirttim :) bu arada bizim gruptan bazı enerjik ve çocuk ruhlarını hala koruyan arkadaşlarımız mendil kapmaca, yakantop falan gibi oyunlar oynadılar. sonra hepsinin burnu havuç gibi kızarmış olduğu halde kulübemize bir bardak sıcak çay içebilmek ümidiyle doluştular. kulübedeki meddah kılıklı ve biraz çakırkeyf olduğunu tahmin ettiğim sakallı amca bizden çay parası istemedi. ikinci kez ülkemiz insanına kanımız kaynadı. sonra yeniden otobüse binip yola koyulduk. yolda görkemli ve muhteşem güzellikteki kayaları huşu içinde seyrederek geldim. bu arada hediye çekilişi de yaptık. ben hasan hoca'dan hediye alıp, aysel'e hediye verdim. eğlenceliydi.
yorgun ama mutlu bir şekilde güven park'a vardığımızda, bir sonaki gidişimizin planlarını kuruyorduk kafamızda. bir hafta sonu yine gitmeli, yine fotoğraflar çekmeli, şahane yemek yemeli hatta kahvaltı yapmalı, belki bu kez yolda karşılaşılan amcalar ya da teyzelerle çay eşliğinde daha uzun sohbet etmeli, yine şehre mutlu dönmeli...
sabahın altısında kalktım. kızılay'da YKM'nin önünde buluştuk. yarım saat gelmeyenleri bekledik :(( en nihayetinde 8 gibi düştük yola. konuşa konuşa gittik. şahane bir kahvaltı yaptık. ya da ben 3 aydır sabah kahvaltılarında 1 dilim kepekli ekmek, 1 kibrit kutusu kadar yağsız beyaz peynir ve şekersiz çay üçlüsüne talim ettiğim için bana şahane geldi, orasını bilemiyorum artık :)) kudurmuş gibi yedim. kahvaltıdan sonra hıdırlık tepesi'ne gittik, hava kapalıydı ve fena halde rüzgar esiyordu. orada dialarımızla çekim yapmaya başladık. ama hava kapalı olduğu için düşük perde hızıyla tripot olmadan çekim yapmak bizi çok kastı. dünya küçük, hıdırlık tepesi'nde annemle karşılaştım :))
hıdırlık'tan sonra kendimizi beypazarı'nın gizemli sokaklarına attık fotoğraf çekmek için :) yolda bir amca bizi durdurup makinelerimizle ilgili soru sordu. hangi grupla geldiğimizi sordu, ayaküstü biraz muhabbet ettik amcayla, sorularını yanıtladık. gruba yetişmek için amcadan ayrılıp yolumuza devam ettik ama gönlümüz amcayla birer bardak çay eşliğinde muhabbeti sürdürüp, birer de sigara tüttürmek istediyse de yapamadık. bu ülkenin insanlarını seviyorum yaaa :)) çoksıcakız.
neyse efendim... maceralarımızı kaldığımız yerden anlatmaya devam edeyim. sokaklarda çocuk ve ev fotoğrafları çektik. umarım güzel çıkarlar. sonra hediye arayışımız başladı. gezi otobüsümüzdeki herkes bir hediye alacaktı ve ankara'ya dönerken çekiliş yapılarak herkes birbirine hediyesini verecekti. kime vereceğini bilmeden hediye seçmenin zorluğuyla baş etmek çok güçtü bizim için. neyse ki sonunda bir şeylerde karar kılabildik. sonra öğlen yemeği faslı için sabah kahvaltı yaptığımız mekana geri döndük. yemekte 3 çeşit salata, turşu, tarhana çorbası, güveç, yaprak sarması ve baklava vardı. baklava dev boyutlardaydı. 80 katlı olduğu için bana biraz hamur olmuş gibi geldi ama yine de bir dilim yedim. öğlen yemeğini de çılgınlar gibi yedikten sonra üstümüze çöken ağırlığa aldırmayarak ve bizi "şuracıkta kıvrılıp bir kedi narinliği ve sessizliğiyle uyumalısın" diyerek yoldan çıkarmaya çalışan şeytana da ağzının payını verdikten sonra yine yola koyulduk. bu kez gümüş işleme atölyesine ve kilim dokuma atölyesine gittik. sonra topumuzu da alaraktan karagöl'e doğru yollandık. yolda fena halde kar yağmaya başladı ve sisten neredeyse yolu göremez olduk. bir parça endişelendiysek de geyik yapmak suretiyle zihnimizdeki kara bulutları savuşturduk. karagöl'e vardık varmasına ama kar yağarken makimalarımız zarar görmesin diye onları buzdolabı poşetiyle sarıp sarmalayarak göl kenarına inip birkaç kare fotoğraf çektik. göl öylesine keyifle dans ettiriyordu ki kenarındaki sazlıkları, dinginliğine hayran kaldım. göl kenarında şahane ve sürprizlerle dolu bir doku vardı. bir kısmının fotoğrafını çekme şerefine nail olmakla beraber ellerim öyle üşüdü ki gidip soba kenarında bir bardak sıcak çayla bir sigara içmeye koşarak seyirttim :) bu arada bizim gruptan bazı enerjik ve çocuk ruhlarını hala koruyan arkadaşlarımız mendil kapmaca, yakantop falan gibi oyunlar oynadılar. sonra hepsinin burnu havuç gibi kızarmış olduğu halde kulübemize bir bardak sıcak çay içebilmek ümidiyle doluştular. kulübedeki meddah kılıklı ve biraz çakırkeyf olduğunu tahmin ettiğim sakallı amca bizden çay parası istemedi. ikinci kez ülkemiz insanına kanımız kaynadı. sonra yeniden otobüse binip yola koyulduk. yolda görkemli ve muhteşem güzellikteki kayaları huşu içinde seyrederek geldim. bu arada hediye çekilişi de yaptık. ben hasan hoca'dan hediye alıp, aysel'e hediye verdim. eğlenceliydi.
yorgun ama mutlu bir şekilde güven park'a vardığımızda, bir sonaki gidişimizin planlarını kuruyorduk kafamızda. bir hafta sonu yine gitmeli, yine fotoğraflar çekmeli, şahane yemek yemeli hatta kahvaltı yapmalı, belki bu kez yolda karşılaşılan amcalar ya da teyzelerle çay eşliğinde daha uzun sohbet etmeli, yine şehre mutlu dönmeli...
14 Nisan 2007 Cumartesi
ben-rüzgar (*)
varoluş sancıları içinde boğuşup duran, hep kaçış planları yapan ama bir türlü cesaret edemeyen, kendi korkuları içinde hapsolmuş... fazla mı acımasız oldum acaba kendime karşı? hayır, hiç de değil, doğrusu bu. korkak adamın tekiyim ben. planlamadan iş yapamam. bir adım ötemi görmezsem kaygılanırım. yazık bana!!! kötü kalpli ve acımasızım. aptal insanları sevmem. cesur insanlara hayran olurum. cahil cesaretinden söz etmiyorum.
insanlık adına imkansızı istiyorum! insanın doğada yönetmek için değil, diğer varlıklarla birlikte bir bütünün parçası olarak var olduğunu düşünüyorum. birey-birey ve birey-doğa ilişkisinde var olan tahakkümü , anlayamıyorum, kavrayamıyorum, kaldıramıyorum. yönetmek kavramının insanlığın bir yanılgısı olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. para ve statü, insanoğlunun en büyük iki hezeyanıdır. ve biz kendi hezeyanlarımız içinde hapsoluyoruz. insanlık tarihinde yaşamayı istediğim tek dönem; toplayıcılık dönemi. eşsiz güzellik...
yağmuru severim. güneşli havalarda çok sinirli ve huzursuz olurum. hava kapalı olduğunda çok dingin hissederim kendimi. çiçekleri severim. keşke çiçekçi olsaymışım. ama kıyamam ki ben onları satmaya...ağaçları severim. yaz akşamlarını severim. yaz akşamları açık havada içki eşliğinde yapılan muhabbetlere bayılırım. festival filmleri seyretmeye bayılırım. sonra delilikleri, çatlaklıkları çok severim. sarhoş olmayı da severim. çakırkeyf olunca çok keyifli olduğumu söylerler. gözlerim parlarmış o zaman. inatçıyımdır çok. kinciyim bir de. deve kini vardır bende. öldür allah unutmam hiçbir şeyi. saplantılarım vardır tuhaf tuhaf. tatil konusunda mesela. son beş yıldır aynı yere tatile gidiyordum. izole bir köye. sonra neyse kırdım bunu. son iki senedir de olimpos’a dadandım gerçi. pek kırdım sayılmaz yani :) müzik konusunda da öyle. aylarca hatta yıllarca aynı adamları dinlerim.
(*) bu metni yaklaşık 2 sene kadar önce yazmıştım. ama hala geçerliğini koruyor. iyi mi, kötü mü bilemedim ama...
insanlık adına imkansızı istiyorum! insanın doğada yönetmek için değil, diğer varlıklarla birlikte bir bütünün parçası olarak var olduğunu düşünüyorum. birey-birey ve birey-doğa ilişkisinde var olan tahakkümü , anlayamıyorum, kavrayamıyorum, kaldıramıyorum. yönetmek kavramının insanlığın bir yanılgısı olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. para ve statü, insanoğlunun en büyük iki hezeyanıdır. ve biz kendi hezeyanlarımız içinde hapsoluyoruz. insanlık tarihinde yaşamayı istediğim tek dönem; toplayıcılık dönemi. eşsiz güzellik...
yağmuru severim. güneşli havalarda çok sinirli ve huzursuz olurum. hava kapalı olduğunda çok dingin hissederim kendimi. çiçekleri severim. keşke çiçekçi olsaymışım. ama kıyamam ki ben onları satmaya...ağaçları severim. yaz akşamlarını severim. yaz akşamları açık havada içki eşliğinde yapılan muhabbetlere bayılırım. festival filmleri seyretmeye bayılırım. sonra delilikleri, çatlaklıkları çok severim. sarhoş olmayı da severim. çakırkeyf olunca çok keyifli olduğumu söylerler. gözlerim parlarmış o zaman. inatçıyımdır çok. kinciyim bir de. deve kini vardır bende. öldür allah unutmam hiçbir şeyi. saplantılarım vardır tuhaf tuhaf. tatil konusunda mesela. son beş yıldır aynı yere tatile gidiyordum. izole bir köye. sonra neyse kırdım bunu. son iki senedir de olimpos’a dadandım gerçi. pek kırdım sayılmaz yani :) müzik konusunda da öyle. aylarca hatta yıllarca aynı adamları dinlerim.
(*) bu metni yaklaşık 2 sene kadar önce yazmıştım. ama hala geçerliğini koruyor. iyi mi, kötü mü bilemedim ama...
kanlı masal-küçük iskender
kanlı masal
aklım, haklıyım, et firarını!
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.
mayıstı.
seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.
avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
rüzgarda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak
kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken
yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığınak terası da
acılarının veliahtı bach’ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani… anlıyor musun… mayıstı…
seni o yüzden bağışladım!
bir sesin vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bir evcilik oyununda bile duldum
hatırla sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, blues’du, klasik kemandı, klasik aşktı
boktu püsurdu
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!
ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip kedi dudaklarını
bir tay sığınırcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun… işitiyor musun…
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım… ihtiyarladım…
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarda yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
- geri döner… döner değil mi… diye
birkaç kırık sözcük… buruşuk…
- öldürürüm o zaman, kurtulurum… deyip sustuğun
- kaçarım sonra, kimse sormaz… deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!
ah benim bir kangrunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!
nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
her şey ama her şey elele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!
uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
- gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
affını diledin.
mayıstı. mecburdum.
seni o yüzden bağışladım!
küçük iskender, 1993
"kanlı masal" küçük iskender'in en sevdiğim şiiridir. hatta en sevdiğim 10 şiir sıralamasına da girebilir.
"mayıstı, seni o yüzden bağışladım", affetmek için kolay bir bahane, sudan. ben hiç affetmedim. kimseyi. kırgınlıklarım biriktikçe hayatımdan çıkardım insanları, ama kimseyi bağışlamadım şimdiye kadar. nasıl bir duygu olduğunu ancak şiirlerden, öykülerden, romanlardan öğreniyorum. insan ilişkilerine ve ilişki kurduğu kişilere değer verdikçe daha çok yatırım yapıyor,daha özenli oluyor. ama aynı özeni karşı taraf göstermeyince kırgınlıkları ve öfkesi çok büyük oluyor. sonra birkaç hayat çıkarıyor yaşamasından. başımıza ne geliyorsa bu "incelikler" yüzünden geliyor zaten. biraz hoyrat olmak lazım insanlara karşı ki kadir kıymet bilsinler. yoksa herkes bir paçavra gibi davranıyor. oysa bilmiyor ne kadar değer verildiğini. kendi bile kendine o kadar değer vermezken...
neyse... ben bu dünyayı hala anlayamadım. ilişkiler zor vesselam.
aklım, haklıyım, et firarını!
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.
mayıstı.
seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.
avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
rüzgarda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak
kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken
yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığınak terası da
acılarının veliahtı bach’ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani… anlıyor musun… mayıstı…
seni o yüzden bağışladım!
bir sesin vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el değmemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bir evcilik oyununda bile duldum
hatırla sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, blues’du, klasik kemandı, klasik aşktı
boktu püsurdu
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!
ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip kedi dudaklarını
bir tay sığınırcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun… işitiyor musun…
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım… ihtiyarladım…
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarda yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
- geri döner… döner değil mi… diye
birkaç kırık sözcük… buruşuk…
- öldürürüm o zaman, kurtulurum… deyip sustuğun
- kaçarım sonra, kimse sormaz… deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!
ah benim bir kangrunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!
nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
her şey ama her şey elele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!
uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
- gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
affını diledin.
mayıstı. mecburdum.
seni o yüzden bağışladım!
küçük iskender, 1993
"kanlı masal" küçük iskender'in en sevdiğim şiiridir. hatta en sevdiğim 10 şiir sıralamasına da girebilir.
"mayıstı, seni o yüzden bağışladım", affetmek için kolay bir bahane, sudan. ben hiç affetmedim. kimseyi. kırgınlıklarım biriktikçe hayatımdan çıkardım insanları, ama kimseyi bağışlamadım şimdiye kadar. nasıl bir duygu olduğunu ancak şiirlerden, öykülerden, romanlardan öğreniyorum. insan ilişkilerine ve ilişki kurduğu kişilere değer verdikçe daha çok yatırım yapıyor,daha özenli oluyor. ama aynı özeni karşı taraf göstermeyince kırgınlıkları ve öfkesi çok büyük oluyor. sonra birkaç hayat çıkarıyor yaşamasından. başımıza ne geliyorsa bu "incelikler" yüzünden geliyor zaten. biraz hoyrat olmak lazım insanlara karşı ki kadir kıymet bilsinler. yoksa herkes bir paçavra gibi davranıyor. oysa bilmiyor ne kadar değer verildiğini. kendi bile kendine o kadar değer vermezken...
neyse... ben bu dünyayı hala anlayamadım. ilişkiler zor vesselam.
Bağlanma Kuramı
Bağlanma Kuramı’nın babası Bowlby ise anası da Ainsworth’tür.
Ainsworth 1953-1955 yılları arasında Uganda’da kalmış. Eşinin görevi dolayısıyla gitmişler. Abla da buralarda boş oturacağıma bir çalışma yapayım bari, şu Afrikalı bebeklerin bağlanma örüntüsüne bir bakayım demiş. 1-24 aylık bebeklerin anneleriyle olan etkileşimlerini gözlemek için ev ziyaretleri yapmış. Ziyaretler 7 ay sürmüş.
Çalışmanın sonunda 3 tip bağlanma örüntüsü gözlenmiştir; güvenli, güvensiz ve henüz bağlanmamış bebekler. Güvenli olarak bağlanan bebekler az ağlamakta ve annenin varlığında keşfetme davranışında bulunmaktan memnun görünmektedirler. Güvensiz olarak bağlanmış bebekler anneleri tarafından tutulduklarında bile daha sık ağlamaktadırlar ve daha az keşfetme davranışında bulunmaktadırlar. Henüz bağlanmamış olan bebekler anneye karşı belirgin olarak farklı bir davranışta bulunmamaktadırlar.
Sonra bir de Yabancı Durum (Ortam) çalışması yapmış. Keşfetme davranışının annenin varlığı, annenin yokluğu ve diğer durumlar tarafından nasıl etkilendiğini gözlemek için oluşturulmuş bir çalışma modelidir. Bebeğin yabancı bir çevreyi keşfetmek için anneyi güvenli üs (secure base) olarak kullanabilmesini gözlemek için oluşturulmuştur. Ainswort, Yabancı Durum çalışmasında 56 ailenin bebeği ile çalışmıştır. Yirmi üç kişilik bir alt örneklemi, doğduklarından beri boylamsal olarak gözlenen bebekler oluşturmuştur. Bu bebekler yabancı durum çalışmasına alındıklarında 51 haftalıktı. Otuz üç kişiden oluşan ikinci alt örneklemi de bağımsız başka bir çalışmadan alınan ve 49 haftalık olan bebekler oluşturmaktaydı. Yabancı Durum, bütün bebekler için standart bir sırayla izlenen sekiz aşamadan oluşmaktaydı. Deney odası, 9x9 ayaklık büyüklükte bir odaydı. Odanın sonunda çocuğun sandalyesi vardı ve bir oyuncak yığınıyla çevrilmişti. Odanın sonunun yakınında anne için bir sandalye vardı ve tam karşısında kapının yanında da yabancı için bir sandalye vardı. Sekiz aşama şu şekildeydi:
Aşama 1: Anne, bir gözlemcinin eşliğinde bebeği odaya getirir ve sonra gözlemci odadan çıkar.
Aşama 2: Anne bebeği yere koyar ve sandalyesine oturur. Bu aşama 3 dakika sürer.
Aşama 3: Tanıdık olmayan bir yabancı içeri girer. Bir dakika sessizce oturur sonra bir dakika anneyle sohbet eder ve sonra yavaş yavaş bebeğe yaklaşır ve ona bir oyuncak gösterir. Üçüncü dakikanın sonunda anne görülmeyen bir şekilde odadan çıkar.
Aşama 4: Eğer bebek mutlu bir şekilde oyunla meşgul olursa yabancı katılımcı olmaz. Eğer pasif kalırsa bebeğin ilgisini oyuncaklara çekmeye çalışır. Eğer bebek rahatsızlık, sıkıntı duyarsa, yabancı onun dikkatini başka bir yöne çekmeye ya da onu rahatlatmaya çalışır. Eğer bebek rahatlayamıyorsa, bu aşama kısa kesilir. Aksi taktirde üç dakikanın sonuna kadar sürdürülür.
Aşama 5: Anne içeri girer ve bebeğe hareketlenmesi ve kendisine spontan bir tepki vermesini sağlamak için kapıda bekler. Daha sonra yabancı görülmeyen bir şekilde odadan ayrılır. Anne çocuğu rahatlatarak tekrar oyuncaklarla oynamasını sağlar ve tekrar çıkar. Bu kez durakladıktan sonra bebeğe hoşçakal der öyle çıkar.
Aşama 6: Bebek üç dakikalığına yalnız başına bırakılır. Çok fazla sıkıntı yaşarsa bu aşama kısa kesilir.
Aşama 7: Yabancı içeri girer ve bebeğe dördüncü aşamada olduğu gibi davranır. Bebeğin duyduğu sıkıntı ve rahatsızlık fazla olursa bu aşama kısa kesilir.
Aşama 8: Anne geri döner, yabancı odadan çıkar ve sonra tekrar bir araya gelmeleri gözlenir, durum burada sonlandırılır.
Bu aşamaların sonunda beş ayrı davranış sınıfına göre puanlama yapılır.
1. Yakınlık ve temas arama davranışları yaklaşma ve anneye tırmanma gibi aktif ve etkin davranışları, uzanmak ya da yaslanmak gibi aktif davranışları, ağlama gibi sesli işaretler ve kısmi yaklaşmalar gibi niyetli eylemleri içermektedir.
2. Teması sürdürme davranışları bebeğin teması sağladıktan sonraki davranışlarına aittir. Yapışma, kucaklama, sıkıca tutma; direnme durumunda yapışma davranışı daha da yoğunlaşır. Eğer teması kaybederse, geri döner ve uzanır, tırmanır ve sesli olarak protesto eder.
3. Yakınlıktan ve etkileşimden kaçınma davranışları genellikle yakınlık, karşılama ortaya çıktığında görülür. Bir yetişkin içeri girdiğinde ya da bebeğin dikkatini bir şeye çekmeye çalıştığında bebek onu daha az izler ve daha uzaktan etkileşimde bulunur.
4. Temas ve etkileşime direnme davranışları bebekle temas kurma arayışında olan yetişkine öfke duyma, itme vurma ya da yetişkini tekmelemede kararsız kalma davranışlarını içerir.
Bu dört tür davranış anne ile etkileşimin olduğu 2,3,5,8. aşamalarda ve yabancıyla etkileşimin olduğu 3,4, ve 7. aşamalarda puanlanmaktadır.
5. Arama davranışı ayrılma aşamaları olan 4,6 ve 7. aşamalarda puanlanır. Bu davranışlar, anneyi kapıya doğru izleme, kapıyı açmaya çalışma, kapıya vurma, kapıya bakma, annenin boş sandalyesine doğru gitme ya da ona bakma davranışlarını içermektedir.
Ainsworth’ün Yabancı Durum çalışmasının sonuncunda üç tür bağlanma stili olduğu bulunmuştur.
Kaçınan Tip: Yabancı Durum çalışmasındaki ikinci aşama boyunca, ayrılma öncesi aşamada bu çocuklar, annenin odanın içindeki konumuna göreli olarak kayıtsız kalmaktadırlar ve duygusuz görünmektedirler, oyundaki oyuncaklarla üstünkörü oynamaktadırlar. Anne odadan ayrıldığında belirli bir rahatsızlık göstermemektedirler. Anne geri döndüğünde, anneyle temas kurmaya çalışmamakta ve bazı kaçınma belirtileri (örneğin annesinin ona bakmasını önlemekte ya da başını başka yöne çevirmektedir) göstermektedirler.
Güvenli Bağlanan Tip: İkinci aşama boyunca, bu çocuklar oyuncaklarla mutlu bir şekilde oynamakta ve kendinden emin bir şekilde yeni çevreyi keşfetmektedirler. Üçüncü ve dördüncü aşamalar boyunca, anne odadan ayrıldığında ve yabancıyla kaldığında şiddetli bir rahatsızlık ya da sıkıntı göstermemektedirler. Annenin geri döndüğünde anneyi olumlu olarak karşılamaktadırlar. Anne ikinci kez odadan ayrıldığında (altıncı aşama) uygun düzeyde rahatsızlık göstermektedirler ve bu durumda oynama ve keşfetme azalmaktadır. Annenin ikinci kez dönüşü üzerine rahatlamak için anneye gitmekte, göreli olarak çabuk sakinleştirilmekte ve sonra oyuna yeniden başlamaktadırlar.
Dirençli Tip (Buna kaygılı/kararsız da deniyor): Bu çocukların, ikinci aşama boyunca alt üst olmaları oldukça muhtemeldir ve bu aşamada keşfetmeyle ilgilenmezler. Annelerine karşı yönelimleri kararsızdır; annenin gidişi üzerine büyük sıkıntı ve rahatsızlık gösterirler. Annenin geri dönüşünde bebeği rahatlatmak oldukça zordur. Anneye koşar ama annenin avutmasını reddeder. Yabancıyla etkileşimde bulunmaz ve anneyle etkileşimleri de çok kısa bakışları içerir.
Gelelim aşk’a :)… Hazan ve Shaver (1987), bebeklikteki üç bağlanma stilini –güvenli, kaçınan ve kaygılı/kararsız- yetişkin romantik aşk bağlanma modellerine aktarmışlardır. Güvenli bağlanma stiline sahip bir yetişkinin en önemli aşk deneyimi güven, arkadaşlık ve olumlu duygular ile karakterizedir. Kaçınan yetişkinler için, aşk güvesizlik ve yakın ilişkilerden korkma ile karakterizedir. Kaygılı/ kararsız yetişkinler için aşk acı çekilen ve diğer kişiyle birleşmek için savaş verilmesi gereken bir deneyimdir.
İşte böyle... Doğduktan sonraki ilk sosyal ilişkimizi bakım vericimizle, ki bu anne oluyor çoğu kez, yaşıyoruz. Ve bu deneyimler, bundan sonraki ilişkilerimiz için bir temel oluşturuyor. Aşk hayatımızı, iş hayatımızı, arkadaşlık ilişkilerimizi, hatta yaşam doyumumuzu etkiliyor. Çok önemli bir mevzuu yani.
Ainsworth 1953-1955 yılları arasında Uganda’da kalmış. Eşinin görevi dolayısıyla gitmişler. Abla da buralarda boş oturacağıma bir çalışma yapayım bari, şu Afrikalı bebeklerin bağlanma örüntüsüne bir bakayım demiş. 1-24 aylık bebeklerin anneleriyle olan etkileşimlerini gözlemek için ev ziyaretleri yapmış. Ziyaretler 7 ay sürmüş.
Çalışmanın sonunda 3 tip bağlanma örüntüsü gözlenmiştir; güvenli, güvensiz ve henüz bağlanmamış bebekler. Güvenli olarak bağlanan bebekler az ağlamakta ve annenin varlığında keşfetme davranışında bulunmaktan memnun görünmektedirler. Güvensiz olarak bağlanmış bebekler anneleri tarafından tutulduklarında bile daha sık ağlamaktadırlar ve daha az keşfetme davranışında bulunmaktadırlar. Henüz bağlanmamış olan bebekler anneye karşı belirgin olarak farklı bir davranışta bulunmamaktadırlar.
Sonra bir de Yabancı Durum (Ortam) çalışması yapmış. Keşfetme davranışının annenin varlığı, annenin yokluğu ve diğer durumlar tarafından nasıl etkilendiğini gözlemek için oluşturulmuş bir çalışma modelidir. Bebeğin yabancı bir çevreyi keşfetmek için anneyi güvenli üs (secure base) olarak kullanabilmesini gözlemek için oluşturulmuştur. Ainswort, Yabancı Durum çalışmasında 56 ailenin bebeği ile çalışmıştır. Yirmi üç kişilik bir alt örneklemi, doğduklarından beri boylamsal olarak gözlenen bebekler oluşturmuştur. Bu bebekler yabancı durum çalışmasına alındıklarında 51 haftalıktı. Otuz üç kişiden oluşan ikinci alt örneklemi de bağımsız başka bir çalışmadan alınan ve 49 haftalık olan bebekler oluşturmaktaydı. Yabancı Durum, bütün bebekler için standart bir sırayla izlenen sekiz aşamadan oluşmaktaydı. Deney odası, 9x9 ayaklık büyüklükte bir odaydı. Odanın sonunda çocuğun sandalyesi vardı ve bir oyuncak yığınıyla çevrilmişti. Odanın sonunun yakınında anne için bir sandalye vardı ve tam karşısında kapının yanında da yabancı için bir sandalye vardı. Sekiz aşama şu şekildeydi:
Aşama 1: Anne, bir gözlemcinin eşliğinde bebeği odaya getirir ve sonra gözlemci odadan çıkar.
Aşama 2: Anne bebeği yere koyar ve sandalyesine oturur. Bu aşama 3 dakika sürer.
Aşama 3: Tanıdık olmayan bir yabancı içeri girer. Bir dakika sessizce oturur sonra bir dakika anneyle sohbet eder ve sonra yavaş yavaş bebeğe yaklaşır ve ona bir oyuncak gösterir. Üçüncü dakikanın sonunda anne görülmeyen bir şekilde odadan çıkar.
Aşama 4: Eğer bebek mutlu bir şekilde oyunla meşgul olursa yabancı katılımcı olmaz. Eğer pasif kalırsa bebeğin ilgisini oyuncaklara çekmeye çalışır. Eğer bebek rahatsızlık, sıkıntı duyarsa, yabancı onun dikkatini başka bir yöne çekmeye ya da onu rahatlatmaya çalışır. Eğer bebek rahatlayamıyorsa, bu aşama kısa kesilir. Aksi taktirde üç dakikanın sonuna kadar sürdürülür.
Aşama 5: Anne içeri girer ve bebeğe hareketlenmesi ve kendisine spontan bir tepki vermesini sağlamak için kapıda bekler. Daha sonra yabancı görülmeyen bir şekilde odadan ayrılır. Anne çocuğu rahatlatarak tekrar oyuncaklarla oynamasını sağlar ve tekrar çıkar. Bu kez durakladıktan sonra bebeğe hoşçakal der öyle çıkar.
Aşama 6: Bebek üç dakikalığına yalnız başına bırakılır. Çok fazla sıkıntı yaşarsa bu aşama kısa kesilir.
Aşama 7: Yabancı içeri girer ve bebeğe dördüncü aşamada olduğu gibi davranır. Bebeğin duyduğu sıkıntı ve rahatsızlık fazla olursa bu aşama kısa kesilir.
Aşama 8: Anne geri döner, yabancı odadan çıkar ve sonra tekrar bir araya gelmeleri gözlenir, durum burada sonlandırılır.
Bu aşamaların sonunda beş ayrı davranış sınıfına göre puanlama yapılır.
1. Yakınlık ve temas arama davranışları yaklaşma ve anneye tırmanma gibi aktif ve etkin davranışları, uzanmak ya da yaslanmak gibi aktif davranışları, ağlama gibi sesli işaretler ve kısmi yaklaşmalar gibi niyetli eylemleri içermektedir.
2. Teması sürdürme davranışları bebeğin teması sağladıktan sonraki davranışlarına aittir. Yapışma, kucaklama, sıkıca tutma; direnme durumunda yapışma davranışı daha da yoğunlaşır. Eğer teması kaybederse, geri döner ve uzanır, tırmanır ve sesli olarak protesto eder.
3. Yakınlıktan ve etkileşimden kaçınma davranışları genellikle yakınlık, karşılama ortaya çıktığında görülür. Bir yetişkin içeri girdiğinde ya da bebeğin dikkatini bir şeye çekmeye çalıştığında bebek onu daha az izler ve daha uzaktan etkileşimde bulunur.
4. Temas ve etkileşime direnme davranışları bebekle temas kurma arayışında olan yetişkine öfke duyma, itme vurma ya da yetişkini tekmelemede kararsız kalma davranışlarını içerir.
Bu dört tür davranış anne ile etkileşimin olduğu 2,3,5,8. aşamalarda ve yabancıyla etkileşimin olduğu 3,4, ve 7. aşamalarda puanlanmaktadır.
5. Arama davranışı ayrılma aşamaları olan 4,6 ve 7. aşamalarda puanlanır. Bu davranışlar, anneyi kapıya doğru izleme, kapıyı açmaya çalışma, kapıya vurma, kapıya bakma, annenin boş sandalyesine doğru gitme ya da ona bakma davranışlarını içermektedir.
Ainsworth’ün Yabancı Durum çalışmasının sonuncunda üç tür bağlanma stili olduğu bulunmuştur.
Kaçınan Tip: Yabancı Durum çalışmasındaki ikinci aşama boyunca, ayrılma öncesi aşamada bu çocuklar, annenin odanın içindeki konumuna göreli olarak kayıtsız kalmaktadırlar ve duygusuz görünmektedirler, oyundaki oyuncaklarla üstünkörü oynamaktadırlar. Anne odadan ayrıldığında belirli bir rahatsızlık göstermemektedirler. Anne geri döndüğünde, anneyle temas kurmaya çalışmamakta ve bazı kaçınma belirtileri (örneğin annesinin ona bakmasını önlemekte ya da başını başka yöne çevirmektedir) göstermektedirler.
Güvenli Bağlanan Tip: İkinci aşama boyunca, bu çocuklar oyuncaklarla mutlu bir şekilde oynamakta ve kendinden emin bir şekilde yeni çevreyi keşfetmektedirler. Üçüncü ve dördüncü aşamalar boyunca, anne odadan ayrıldığında ve yabancıyla kaldığında şiddetli bir rahatsızlık ya da sıkıntı göstermemektedirler. Annenin geri döndüğünde anneyi olumlu olarak karşılamaktadırlar. Anne ikinci kez odadan ayrıldığında (altıncı aşama) uygun düzeyde rahatsızlık göstermektedirler ve bu durumda oynama ve keşfetme azalmaktadır. Annenin ikinci kez dönüşü üzerine rahatlamak için anneye gitmekte, göreli olarak çabuk sakinleştirilmekte ve sonra oyuna yeniden başlamaktadırlar.
Dirençli Tip (Buna kaygılı/kararsız da deniyor): Bu çocukların, ikinci aşama boyunca alt üst olmaları oldukça muhtemeldir ve bu aşamada keşfetmeyle ilgilenmezler. Annelerine karşı yönelimleri kararsızdır; annenin gidişi üzerine büyük sıkıntı ve rahatsızlık gösterirler. Annenin geri dönüşünde bebeği rahatlatmak oldukça zordur. Anneye koşar ama annenin avutmasını reddeder. Yabancıyla etkileşimde bulunmaz ve anneyle etkileşimleri de çok kısa bakışları içerir.
Gelelim aşk’a :)… Hazan ve Shaver (1987), bebeklikteki üç bağlanma stilini –güvenli, kaçınan ve kaygılı/kararsız- yetişkin romantik aşk bağlanma modellerine aktarmışlardır. Güvenli bağlanma stiline sahip bir yetişkinin en önemli aşk deneyimi güven, arkadaşlık ve olumlu duygular ile karakterizedir. Kaçınan yetişkinler için, aşk güvesizlik ve yakın ilişkilerden korkma ile karakterizedir. Kaygılı/ kararsız yetişkinler için aşk acı çekilen ve diğer kişiyle birleşmek için savaş verilmesi gereken bir deneyimdir.
İşte böyle... Doğduktan sonraki ilk sosyal ilişkimizi bakım vericimizle, ki bu anne oluyor çoğu kez, yaşıyoruz. Ve bu deneyimler, bundan sonraki ilişkilerimiz için bir temel oluşturuyor. Aşk hayatımızı, iş hayatımızı, arkadaşlık ilişkilerimizi, hatta yaşam doyumumuzu etkiliyor. Çok önemli bir mevzuu yani.
13 Nisan 2007 Cuma
cuma geldi yuppiiiii :))
bir haftayı daha devirdik kazasız belasız. offff çok sıkıldım artık yaaaa!!! şöyle güneşe karşı çimlerin üzerine uzanıp, buz gibi bira içerek uyuklamak istiyorum. ruhumuzu tüketiyorlar. okul, iş, para, statü derken yaşamak istediğimiz gibi bir hayattan giderek uzaklaşıyoruz. buralardan kaçmak çözüm olur mu gerçekten?
11 Nisan 2007 Çarşamba
fotoğraflar
fotoğraflarım çok kötü çıkmışlar. daha doğrusu ben kötü çekmişim. ne diye durumu dışsallaştırıyorsam...
hayal kırıklığına uğradım. ben bu işi kıvıramayacağım galiba :((
hayal kırıklığına uğradım. ben bu işi kıvıramayacağım galiba :((
10 Nisan 2007 Salı
köfte, muhabbet falan...
bugün köfte yedik. ama biraz daha geç kalsaydı biribirimizi yemeye başlayacaktık. köfteden sonra bir uyku bastırdı. şöyle 4 kişilik bir yatak hayali kurduk. bu arada insanın kafası çalışmıyormuş öğleden sonra 2 ile 4 arası. siesta ne kadar bilimsel temellere dayanıyormuş meğer dedik. keyifli bir öğlen tatiliydi. stajerlerimizi seviyom çok :))
kale'den iniş m'olur?
pazar günü kaleye gittik, çekim yapmaya. insanların yaşam alanlarına girip onları görüntüledik. hatta kuşların bile... teğet hayatlar oluşturduk. artık kardeş hayatlara sahibiz o insanlarla. biz onların, onlar da bizim hayatımıza ucundan kıyısından da olsa girdik/girdiler. ve eminim hayatlarımızın akşını başka yönlere çevirdik; biz onların, onlar bizim. şu meşhur, kelebeğin kanat çırpışının dünyanın başka bir yerinde bir fırtınaya sebep olması hikayesi. bence hayatla ilgili söylenmiş en doğru hikaye. yaaa öyle işte... birinin hayatına küçük bir dokunuş, onunla kardeş bir hayata sahip olmanı sağlıyor.
hayat ne acayip, vapular filan... :))
hayat ne acayip, vapular filan... :))
7 Nisan 2007 Cumartesi
beklemek (kendime öğütler)
öyle bir boşluk var ki öfkeyle dolan ve gitgide büyüyen. öyle çok ses var ki kafamın içinde. beklemek... bir mucizeyi beklemek. bir gün her şeyin istediğim gibi olması mucizesi... sonsuz bir huzura kavuşmak... peki o anda -kısa süreliğine- bu huzur bana yetse bile bir zaman sonra başka bir mucize olmasını beklemeyecek miyim? ben değişmeyecek miyim? isteklerim değişmeyecek mi? bu mucize olağanlaşmayacak mı? mutlak bir huzur hali hiç olmayacak mı? beklediğim mucize de bir gün olağanlaşacak ve bana yetmeyecekse, bu mucizeyi bekleyerek neden kendime acı çektiriyorum?
umutsuzluğumu öldürmeliyim. kafamdaki çatlak sesleri susturmalıyım. içimi temizlemeliyim. yüzümü rüzgara dönüp ılık ılık beni okşamasına izin vermeliyim. çiçeklerle konuşmalıyım yine. onlara ad koymalıyım, şarkılar söylemeliyim onlara. kanadı kopmuş bir sinek gördüğümde hıçkırıklara boğulmalıyım yine. çocuklara gülümseyerek göz kırpmalıyım.
hiçbir şeyi ertelememeliyim. mutlu olmak için öyle çok sebep var ki! ama ben bir süredir göremiyor(muşum)dum. gözlerimi açıp, yeniden ayağa kalkmalıyım. hayata katılmalıyım.
mucizelere inanmayacağım. kendi mucizemi yaratacağım. artık beklemeyeceğim.
ama hüzün kalacak
hep,
her zaman...
burda oruç aruoba'dan bir altıntı yapmak farz oldu;
"ne beklediğini bilerek- ama, beklemeden- yaşayacaksın: en çok beklediğinin de, gelse bile bir gün, hiçbir zaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini bilerek...
yaşamın bir bekleme olacak- ama, beklemeden yaşayacaksın."
"yaşamın, beklediğinin gelmememsi- ki işte: senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak."
de k işte'den...
umutsuzluğumu öldürmeliyim. kafamdaki çatlak sesleri susturmalıyım. içimi temizlemeliyim. yüzümü rüzgara dönüp ılık ılık beni okşamasına izin vermeliyim. çiçeklerle konuşmalıyım yine. onlara ad koymalıyım, şarkılar söylemeliyim onlara. kanadı kopmuş bir sinek gördüğümde hıçkırıklara boğulmalıyım yine. çocuklara gülümseyerek göz kırpmalıyım.
hiçbir şeyi ertelememeliyim. mutlu olmak için öyle çok sebep var ki! ama ben bir süredir göremiyor(muşum)dum. gözlerimi açıp, yeniden ayağa kalkmalıyım. hayata katılmalıyım.
mucizelere inanmayacağım. kendi mucizemi yaratacağım. artık beklemeyeceğim.
ama hüzün kalacak
hep,
her zaman...
burda oruç aruoba'dan bir altıntı yapmak farz oldu;
"ne beklediğini bilerek- ama, beklemeden- yaşayacaksın: en çok beklediğinin de, gelse bile bir gün, hiçbir zaman beklediğin anlamda gelmeyeceğini bilerek...
yaşamın bir bekleme olacak- ama, beklemeden yaşayacaksın."
"yaşamın, beklediğinin gelmememsi- ki işte: senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak."
de k işte'den...
4 Nisan 2007 Çarşamba
kaçmak. ama...
...sonra kalkıp bir gün gitsek. hem de zeytin gölgelerine. ama bir mülteci gibi değil. orda doğan güneşin çocuğu gibi. öyle işte...
zor
ruhumuz öyle kirlendi ki. artık ne temiz bir aşk, ne temiz bir arkadaşlık mümkün.
yatağımın altında öyle çok kanlı taş var ki. birilerinin yatağının altındaki kanlı taşlardan biri de belki beni öldürdü... (*)
(*) passiflora'dan esinlenilmiştir.
yatağımın altında öyle çok kanlı taş var ki. birilerinin yatağının altındaki kanlı taşlardan biri de belki beni öldürdü... (*)
(*) passiflora'dan esinlenilmiştir.
3 Nisan 2007 Salı
hayat...
hayat ne acayip bir şey... yapraklar kımıldadıkça hayatlar değişiyor, kelebekler kanat çırptıkça fırtınalar oluyor... öyle mucizevi ki, otur hayranlıkla seyreyle...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)