terzimi seviyorum. çok iyi bir amca. pantolonlarımı vermişim dün daraltsın diye. bu akşam almaya gittim. gayet güzel yapmış, ellerine sağlık. onu ölesiye seviyorum :)
hani bazıları insanları usul usul sever ya. bende tam tersi oluyor. zamanla sevgim azalıyor. ilk önceleri çok seviyorum. sonra azalıyor. 10 tam puanla başlıyoruz ilişkiye ve 0'la bitiriyoruz. ama bazıları da 10 tam puanla devam ediyor. her ne kadar onların sayısı az olsa da...
dün stajyerlerimizin stajının son günüydü. birlikte çok leziz kuru pastalar yedik öğleden sonra. sonra da ayrıldık akşam üzeri. onları özleyeceğim...
29 Mayıs 2007 Salı
28 Mayıs 2007 Pazartesi
barda
dün akşam bir arkadaşım "barda" filmini izlediğini, filmin gereksiz şiddet içerdiğini ve filmde küfürler geçtiği için bundan utandığını söyledi. benim de ağzım açık kaldı. ecnebi filmlerde kan gövdeyi götürür, şiddetin feriştahını sunarlar ama bir allahın kulu da gereksiz şiddet vardı falan demez. ya da ağzı dolu küfreden bir sürü karakter olduğu halde utandığını söylemez. muhtemelen kendini ait hisseettiği kültürden çıkan bir filmde bu kadar şiddet olması, refleks olarak onun yaşamsal kaygılarını tetikliyor ve muhtemel saldırılardan kendini korumak adına böyle bir "iyi niyetlilik" sergiliyor. paris'te bir alt geçitte bir kadının tecavüze uğrama sahnesini 9 dk. boyunca -belki de ağzının suyu akarak (günahını almayayım da adamın)- izlerken, bu saldırının gün gelip de bir gün kendisine de olabileceğiyle ilgili bir biliş yok zihninde. neden? çünkü orası paris, çünkü onlar fransız. mağdurla arasındaki benzerlik az olduğu için (kendi zihninde tabii) şiddetin düzeyini derecelendirmek durumunda bile hissetmiyor kendini. ama iş, dönüp dolaşıp türkiye'de çekilen ve her an sokakta rastlamamızın muhtemel olduğu kahramanlarla dolu bir filme gelince değişiyor. çünkü artık bu şiddet, onun maruz kalması muhtemel bir şiddet. kendini korumak için bu şiddete sövgüler yağdırıyor.
işte bu kadar. bence tabii. sanki dinamikler böyle işliyor gibi.
işte bu kadar. bence tabii. sanki dinamikler böyle işliyor gibi.
sabah-akşam tipleri
İnsanlar sabahları ya da akşamları etkinliklerde bulunmayı tercih etmeleri bakımından farklılaşıyolarmış. Bu farklılaşmaya göre insanlar “sabah tipinde” ya da “akşam tipinde” olar ikiye ayrılabiliyormuş. Sabah tipindeki insanlar erken kalkmayı ve akşam karanlığından önce etkinliklerini tamamlamayı tercih ediyorlarmış. Akşam tipindeki insanlar ise daha geç kalkmayı ve gece geç saatlere kadar etkinliklerini tamamlamayı tercih ediyorlarmış. Sabah ve akşam tipleri arasında “Büyük Beşli” kişilik faktörlerinde, benlik saygısında, beden değerinde ve kontrol odağındaki farklılıklar araştırılmış. Akşam tipindeki bireyler sabah tipindeki bireylerden daha dışadönük oluyorlarmış. Sorumluluk boyutundan yüksek puan alan bireylerin sabah tipinde olanların benlik saygısı ve beden değeri akşam tipinde olan bireylerden daha yüksek bulunmuş ve daha içsel kontrol odaklı oldukları görülmüş. Bununla beraber diğer büyük beşli kişilik faktörlerinden sabah ve akşam tipinde olan bireyler, benlik saygısı, beden değeri ve kontrol odağı bakımından farklılaşmıyorlarmış (Jackson ve Gerard, 1996).
ne acayip şeyler araştırıyor adamlar yahu. ben akşam tipindeyim esasında yaradılış olarak hayat koşulları izin vermiyor kişilik tipime uygun yaşamama! ben şimdi gidip, bu bilimsel verilere dayanarak gündüzleri değil geceleri çalışmam gerektiğini bildirsem mesela ilgili yerlere. verecekleri yanıtı fena halde merak etmekteyim, ancak bol küfürlü olacağından da bir o kadar eminim hehe :)
ne acayip şeyler araştırıyor adamlar yahu. ben akşam tipindeyim esasında yaradılış olarak hayat koşulları izin vermiyor kişilik tipime uygun yaşamama! ben şimdi gidip, bu bilimsel verilere dayanarak gündüzleri değil geceleri çalışmam gerektiğini bildirsem mesela ilgili yerlere. verecekleri yanıtı fena halde merak etmekteyim, ancak bol küfürlü olacağından da bir o kadar eminim hehe :)
aman beeee
yeyip içip arada bir de sevişiyon mu? oh senden iyisi yok. boş ver bu varoluşsal tripleri yaaaa! hepimiz geberip aynı bok çukuruna gittiğimizde kim felsefenin dibine koyar diye sormayacaklar yavru kuşlarım! hehe :)
25 Mayıs 2007 Cuma
rûya...
dün gece bir rüya gördüm ve fırlayarak uyandım. uzun süredir korku dolu rüya görmüyordum. rüyamda delirmişim. sürekli illüzyonlar görüyordum, sesler duyuyordum. öyle korktum ki rüyamda. kimse fark etmedi bende bir tuhaflık olduğunu ama ben sürekli kendi kendime "acile gitmeliyim, acile gitmeliyim. bir kokteyl yaparlar ve hiçbir şeyim kalmaz. belki geçici bir durumdur" diye söylenip duruyorum. acile gitmeye kalmadan uyandım. offf feci bir illet bu akıl hastalığı yahu :(
aile
selim ileri okuyorum yine. "hepsi alev" bizans imparatoriçesi irene'nin sürgün günlerini anlatıyor. irene'nin aileyle ilgili şu sözlerini okurken irkildim: "bir kez daha söylüyorum: aileye, kardeşe, anababaya inanmayın. sizi satarlarken yüzleri hiç mi hiç kızarmaz. önce aileyi sildim hayatımdan."
tüylerimi diken diken etti bu satırlar. doğruluk payı var mıdır? hayatta en çok güvediğimiz insanlar aile bireyleri değil midir? gün gelir onlar bile satar mı insanı? peki bu güvensizlik ortamında kayış gevşemez mi?
tüylerimi diken diken etti bu satırlar. doğruluk payı var mıdır? hayatta en çok güvediğimiz insanlar aile bireyleri değil midir? gün gelir onlar bile satar mı insanı? peki bu güvensizlik ortamında kayış gevşemez mi?
23 Mayıs 2007 Çarşamba
mutsuzum :(
fotoğraflarımı aldım bugün. 2 tane 36'lıktan ancak birkaç tane adam gibi fotoğraf çıktı. hiçbiri de deviantart'a falan koyulacak gibi değil :( başarısız bir fotoğrafçı olacağım. ya da en kısa zamanda bir tripod edinmem lazım. hepsi titrek çıkmış :((
22 Mayıs 2007 Salı
eskişehir
hafta sonu eskişehir'e gittim. bir arkadaşımı görmeye. cuma akşamı "baykuş"a gittik. yemek yedik. sonra eve gidip muhabbet edip yattık. ertesi gün o sabahtan hasta görmeye gitti. ben evde keyif yaptım :) sonra çıkıp çılgınlar gibi alış veriş yaptım. akşam "bomanti"ye gittik. orda fasıl dinledik. bolca fotoğraf çektik. aynı mekanda sürekli fotoğraf çekmek iğrenç bir şey. hiçbir şey değişmiyor, insanlar aynı, mekan aynı, çok sıkıcı. okan ve ilker de geldiler. pazar sabahı (daha doğrusu öğleden sonra gibi falan) kahvaltıya gittik "düş bahçesi"ne. minnacık bahçe içinde bir yer burası. çok şirin ve keyifli bir yer. ben daha önce de gitmiştim oraya. minderlerin üzerinde saatlerce oturup muhabbet edilesi bir yer. sonra akşam 8'e doğru ilker'le beraber yola çıktık (o da ankara'ya dönecekmiş). yol korku filmi gibiydi. şimşekler çakıyor, yağmur yağıyor, hava karanlık falan. neyse ki ilker yavaş geldi de fazla endişelenmeme gerek kalmadı.
böylece bir hafta sonu da geçmiş oldu. yoruldum biraz ama değdi :)
böylece bir hafta sonu da geçmiş oldu. yoruldum biraz ama değdi :)
16 Mayıs 2007 Çarşamba
14 Mayıs 2007 Pazartesi
kırık deniz kabukları
selim ileri'nin bir kitabı bu. yeni okudum. halit ziya uşaklıgil'in oğlu olan halil vedad uşaklıgil'in yaşam öyküsünü anlatıyor. ama alışık olduğumuz bir yaşam öyküsü anlatma üslubuyla değil. neyse...
halil vedad hariciyeci bir genç. son çalışma yeri olan tiran'da intihar ediyor. farklı eczanelerden aldığı uyku ilaçlarıyla... selim ileri'nin benim çok ilgimi çeken bir yorumu var olayla ilgili. halil vedad eğer eczaneleri, çocukluğunda gördüğü ve vitrinlerinde rengarenk sıvılarla dolu cam şişeler ya da fağfur kaseler bulunan eğlenceli yerler olarak hatırlasaydı, kendini öldürmek için uyku ilaçları alabileceği bir yer olarak tasavvur edemezdi diyor.
bu düşünce bana önemli ve ilginç geldi. mekanlarla, nesnelerle, insanlarla... ilgili kodlamalarımız ne kadar önemli. bunların önemli bir kısmının da çocukluk çağımızda oluştuğunu düşünürsek, sonraki algılamalarımızı, duygularımızı, davranışlarımızı ne derece etkilediğinin belki farkında değiliz ve belki selim ileri'nin örneği çok uçta ama önemli işte nihayetinde. halil vedad eczane vitrinlerindeki renkli şişeleri izlemeyi bir çocukluk eğlencesi haline getirseydi, belki de hakikaten kendini öldürmek için ilaç almaya gitmeyecekti.
bir kez daha; hayat ne acayip...
halil vedad hariciyeci bir genç. son çalışma yeri olan tiran'da intihar ediyor. farklı eczanelerden aldığı uyku ilaçlarıyla... selim ileri'nin benim çok ilgimi çeken bir yorumu var olayla ilgili. halil vedad eğer eczaneleri, çocukluğunda gördüğü ve vitrinlerinde rengarenk sıvılarla dolu cam şişeler ya da fağfur kaseler bulunan eğlenceli yerler olarak hatırlasaydı, kendini öldürmek için uyku ilaçları alabileceği bir yer olarak tasavvur edemezdi diyor.
bu düşünce bana önemli ve ilginç geldi. mekanlarla, nesnelerle, insanlarla... ilgili kodlamalarımız ne kadar önemli. bunların önemli bir kısmının da çocukluk çağımızda oluştuğunu düşünürsek, sonraki algılamalarımızı, duygularımızı, davranışlarımızı ne derece etkilediğinin belki farkında değiliz ve belki selim ileri'nin örneği çok uçta ama önemli işte nihayetinde. halil vedad eczane vitrinlerindeki renkli şişeleri izlemeyi bir çocukluk eğlencesi haline getirseydi, belki de hakikaten kendini öldürmek için ilaç almaya gitmeyecekti.
bir kez daha; hayat ne acayip...
13 Mayıs 2007 Pazar
ve hayaletler bir gün geri döner...
kaçır gözlerini. kaçır ki ihanetini görmeyesin. puştluğunu, yalanlarını, kandırmacalarını, avutmalarını, yalan gözyaşlarını hatırlamayasın diye mi? yüzüne tükürürcesine ne zaman haykıracağım bunları ha? ne zamana kadar sürecek sabrım? o zaman nereye sığınacaksın? kim kucak açacak sana benden başka? yüreğini söküp itlere atınca diner mi öfkem? diner mi ha?
seni öldürmedikçe başka tene değmenin ihanet olduğunu bilerek ve bunun keyfini karanlıklarda pis sırıtışınla çıkararak bana çektirdiğin acıyı bilmez misin? seni her gördüğümde etimden et koparcasına acı çektiğimi, sana dokunmamak için nasıl kendimi kontrol ettiğimi bilmez misin? beni diri diri gömmek için mi geri döndün? bana niye bütün bunları yaptın ha?
nefes aldığım sürece bedduamı bir fısıltı gibi duyacaksın kulaklarında. merak etmeyesin, benim sesim o!
seni öldürmedikçe başka tene değmenin ihanet olduğunu bilerek ve bunun keyfini karanlıklarda pis sırıtışınla çıkararak bana çektirdiğin acıyı bilmez misin? seni her gördüğümde etimden et koparcasına acı çektiğimi, sana dokunmamak için nasıl kendimi kontrol ettiğimi bilmez misin? beni diri diri gömmek için mi geri döndün? bana niye bütün bunları yaptın ha?
nefes aldığım sürece bedduamı bir fısıltı gibi duyacaksın kulaklarında. merak etmeyesin, benim sesim o!
4 Mayıs 2007 Cuma
kazancakis
amca demiş ki: "ruhumun tümü bir çığlık ve uğraşımın tümü bu çığlığı yorumlamak".
ben de kazancakis amca, ben de!
ben de kazancakis amca, ben de!
new york üçlemesi-paul auster
üçlemenin ilk kitabı cam kent. cam kent'te özel dedektif olan quinn'e bir akşam bir telefon gelir ve telefondaki ses paul auster ile görüşmek istediğini söyler. quinn yanlış numara olduğunu söyleyerek telefonu kapatır. ama sonraki gecelerde telefonun tekrar çalmasını sabırsızlıkla bekler. birkaç gün sonra aynı kişi yine arar ve yine paul auster ile görüşmek istediğini söyler. bu kez quinn kendisinin paul auster olduğunu söyler ve macera başlar. peter stillman ve güzel karısı, vakti zamanında 9 yıl boyunca peter'ı karanlık bir odaya hapsederek onun bütün dünyayla iletişimini kesmiş olan psikopat babasından peter'ı korumasını isterler quinn'den. peter'ın babası yakın bir zamanda hapisten çıkacaktır ve yeniden peter'a zarar vereceğiyle ilgili mesajlar vermiştir oğluna (?). quinn baba stillman'ı bulur bulmasına ama kafası da hayatı da fena halde karışır bu yaşlı adamı izlerken. adamla tanışır, birkaç kez konuşurlar ama her seferinde adama kendisini bir başkası olarak tanıtır. en sonunda adam bir gece kaldığı otelden ayrılır ve quinn ihtiyarın izini kaybeder. stillmanlar'ın evlerininin önünde kamp kurar baba stillman gelecek mi diye ama bir ayın sonunda yukarı çıkıp baktığında stillmanlar'ın evi boşalttığını görür. kendi evine gider. eve girdiğinde başka birine kiralanmış olduğunu görür. en nihayetinde paul auster stillmanlar'ın evine gittiğinde yerde yalnızca kırmızı bir defter bulur.
ikinci kitap; hayaletler. beyaz, bir gün özel dedektif olan mavi'yi arayarak ondan siyah'ı izlemesini ister. mavi, siyah'ı izlemeye başlar. öyle ki bir zaman sonra ona bakmadan ne yaptığını biliyordur artık. ama bir zaman sonra kimin kimi gözlediği ya da izlediği birbirine karışır. gözlenen gözleyen, gözleyen gözlenen olmuştur.
üçüncü kitap; kilitli oda. bir gün eski bir çocukluk arkadaşının karısından bir mektup alır ve macera başlar. onun yapıtlarını yayınlar, karısıyla evlenir, çocuğuna baba olur. ama peşini bırakmaz fanshawe'un. biyografisini yazmaya kalkışınca da fanshawe'un peşinde sürüklenirken kendini kaybeder. onu gerçekten bulduğundaysa, artık kaybetmiştir. tüm izahatın bulunduğu defteri de tren garında yırtar nitekim.
ikinci kitap; hayaletler. beyaz, bir gün özel dedektif olan mavi'yi arayarak ondan siyah'ı izlemesini ister. mavi, siyah'ı izlemeye başlar. öyle ki bir zaman sonra ona bakmadan ne yaptığını biliyordur artık. ama bir zaman sonra kimin kimi gözlediği ya da izlediği birbirine karışır. gözlenen gözleyen, gözleyen gözlenen olmuştur.
üçüncü kitap; kilitli oda. bir gün eski bir çocukluk arkadaşının karısından bir mektup alır ve macera başlar. onun yapıtlarını yayınlar, karısıyla evlenir, çocuğuna baba olur. ama peşini bırakmaz fanshawe'un. biyografisini yazmaya kalkışınca da fanshawe'un peşinde sürüklenirken kendini kaybeder. onu gerçekten bulduğundaysa, artık kaybetmiştir. tüm izahatın bulunduğu defteri de tren garında yırtar nitekim.
2 Mayıs 2007 Çarşamba
fotoğraf serüveni devam ediyor :))
pazartesi günü itibarıyla (30 nisan) fotoğrafçılık kariyerimizdeki ikinci aşamaya başlamış bulunmaktayız. karanlık oda, film yıkama, baskı gibi yeni kavramlar girecek hayatımıza. mesela bugün ilk kez bir karanlık odanın nasıl olduğunu ve orda neler yapıldığını öğreneceğim. özellikle baskı kısmı çok heyecanlı olmalı. yavaş yavaş çektiğiniz filmin gözlerinizin önünde belirmesi büyülü bir yaşantı olsa gerek. bakalım...
kilitli oda
"her yaşam, alt tarafı bir takım rastlantısal olayların toplamından, rastlantıların, öylesine gelişigüzel oluveren ve kendi amaçsızlıklarından başka bir şey yaymayan olayların kesişmesinin güncesinden başka nedir ki zaten".
paul auster-kilitli oda'dan.
paul auster-kilitli oda'dan.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)